"Bugün Cuma, pazardan mantı alayım da akşam bir güzel yeriz."
Oturduğu sandalyesinden bunu söyledi Fikret Amca. Kimseler duymadı onu. Kendine söyledi. Kendine söylerse unutmayacağını düşündü, kalkınca unutacağını bile bilmiyordu.
Tam o anda gök gürlemeye başladı. Ardından havadaki tozu çamura çeviren bir yağmur. Ama o, yağmura aldırış etmeden denizi seyretmeye devam etti. Yağmur damlalarının denizde oluşturduğu halkaları seyretti. O halkalar büyüdü, büyüdü. Fikret amcayı yuttu. Ama o hâlâ halkanın içinden kendine bakıyordu. Suda aksini görür gibi oldu ama tanımadı kendini. "Bu kim?" dedi. Eli yüzüne gitti. Burnuna dokundu, gözlerine, alnındaki kırışıklığa uzandı. Sonra sol kaşındaki yaraya. Unutmamıştı yarayı. Lisedeyken olmuştu. Birkaç kişi Gülnur'a sataşmıştı. Hemen bitivermişti oracıkta. İyi dayak yemişti ama Gülnur'u korumuştu. Gördüğü ilk andan beri sevmişti onu. Bir ömrü onunla geçireceğini o an anlamıştı.
Elini çekti kaşından. Gözleri doldu. Cebinden çıkardığı mendille yaşlarını sildi. Sildikten sonra şöyle bir baktı mendile. Siyah bir "G" işlenmişti. Kokladı. Gülnur kokuyordu mendil, gül kokuyordu. Özenle katlayıp sol cebine koydu. Gülnur ait olduğu yerdeydi.
Kalkmaya çalıştı ama uyuşmuş bacakları onu yine sandalyeye oturttu. Yağmurdan ıslanıp alnına düşen saçlarını geriye doğru taradı. Babasından kalan en kıymetli parçaydı o. Birçok dişi kırılmıştı. Eskimişti. Rengi solmuştu. Ama değerliydi. Saçlarını her taradığında tenine değen, babasının elleri gibiydi. Saçlarını okşayan babasının elleri.
Her hareketinde bir anı vardı. Sanki o topraktı, anılarsa deprem. Her hareketinde anılar yerinden oynardı.
Kalktı sonra. Önünü daha iyi görebilmek için gözlüğündeki yağmur damlalarını sildi. Evinin yolunu tuttu.
Eski fotoğrafçıydı Fikret Amca. Kaderi ona gülmemişti