Okur
Aziz Erdoğan
TAKİP ET
Aziz Erdoğan
@Azel
Nişanlı 01.07 ~ Okumak iptilaysa biz müptelasıyız.
Öğretmen
lisans
Diyarbakır
Diyarakır, 5 Mayıs 1996
Erkek
5 kütüphaneci puanı
479 okur puanı
21 Mar 2017 tarihinde katıldı.
346
Kitap
50
İnceleme
1.571
Alıntı
2
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Kayıp
"Bugün Cuma, pazardan mantı alayım da akşam bir güzel yeriz." Oturduğu sandalyesinden bunu söyledi Fikret Amca. Kimseler duymadı onu. Kendine söyledi. Kendine söylerse unutmayacağını düşündü, kalkınca unutacağını bile bilmiyordu. Tam o anda gök gürlemeye başladı. Ardından havadaki tozu çamura çeviren bir yağmur. Ama o, yağmura aldırış etmeden denizi seyretmeye devam etti. Yağmur damlalarının denizde oluşturduğu halkaları seyretti. O halkalar büyüdü, büyüdü. Fikret amcayı yuttu. Ama o hâlâ halkanın içinden kendine bakıyordu. Suda aksini görür gibi oldu ama tanımadı kendini. "Bu kim?" dedi. Eli yüzüne gitti. Burnuna dokundu, gözlerine, alnındaki kırışıklığa uzandı. Sonra sol kaşındaki yaraya. Unutmamıştı yarayı. Lisedeyken olmuştu. Birkaç kişi Gülnur'a sataşmıştı. Hemen bitivermişti oracıkta. İyi dayak yemişti ama Gülnur'u korumuştu. Gördüğü ilk andan beri sevmişti onu. Bir ömrü onunla geçireceğini o an anlamıştı. Elini çekti kaşından. Gözleri doldu. Cebinden çıkardığı mendille yaşlarını sildi. Sildikten sonra şöyle bir baktı mendile. Siyah bir "G" işlenmişti. Kokladı. Gülnur kokuyordu mendil, gül kokuyordu. Özenle katlayıp sol cebine koydu. Gülnur ait olduğu yerdeydi. Kalkmaya çalıştı ama uyuşmuş bacakları onu yine sandalyeye oturttu. Yağmurdan ıslanıp alnına düşen saçlarını geriye doğru taradı. Babasından kalan en kıymetli parçaydı o. Birçok dişi kırılmıştı. Eskimişti. Rengi solmuştu. Ama değerliydi. Saçlarını her taradığında tenine değen, babasının elleri gibiydi. Saçlarını okşayan babasının elleri. Her hareketinde bir anı vardı. Sanki o topraktı, anılarsa deprem. Her hareketinde anılar yerinden oynardı. Kalktı sonra. Önünü daha iyi görebilmek için gözlüğündeki yağmur damlalarını sildi. Evinin yolunu tuttu. Eski fotoğrafçıydı Fikret Amca. Kaderi ona gülmemişti hiçbir zaman. En azından insanlar gülsün isterdi. Bir saniyeliğine bile olsa herkes gülsün. En çok da amcasının yüzünden fotoğrafçı olmak istemişti. Amcası çok sinirli biriydi. Fotoğraf çekilirken bile gülmeyen bir adamdı, fotoğrafların alamayacağı bir adam. Ama Fikret Amca öyle mi? En sinirli adama bile "bak ne kadar güzel gülmüşsün" deyip insanlara gülmeyi öğreten adamdı. Yüzünden tebessümü eksik olmayan bir adam. Az önceki yağmur dinmiş, güneş açmıştı. Topunu alan çocuklar çoktan doldurmuştu sokakları. Yağmurun dinmesiyle yıkanan elbiseler tekrar balkonlara asılmıştı. Bazı kadınlar yağmurdan kirlenen camlarını silmeye başlamıştı. Yağmurdan nasibini alanlar eve koşturuyorlardı. Eve varmadan köşedeki markete uğradı. Bu onun her günkü işiydi. Eve varmadan markete uğrar, evdekiler borca bir şey yazdırmışsa ödemeden gitmezdi eve. Kimseye borçlu kalmak istemezdi. Girdi içeri. -Merhaba, kolay gelsin İrfan. - Hoşgeldin İrfan Amca. Buyur, emret. - Bizimkiler uğradı mı bugün? - Uğradılar Fikret Amca. - Ee, ne kadar bizim borç? - Peşin verdiler Fikret Amca. Sen sabah dükkâna gitmeden üç beş kuruş bırakmışsın eve. - ... Çıktı marketten. İrfan'ın arkasından konuştuğunu bilmeden. Haline acıdığını göremeden çıktı. Yokuşu indi. Yanından geçenlerin kim olduğunu bilmeden aldı selamlarını. Binanın olduğu sokağa girmişti. Soldan ikinci binadaydı ev. Altında fotoğrafçı vardı. Binaya girmeden önce dükkanın önünde oturan fotoğrafçı Selim'e selam verdi: - "Merhaba Fikret" Beş katlı apartmanın en son katında oturuyordu. Asansörün olmayışı nefes alış verişini hızlandırmıştı. Kapıya vardığında zile bastı. Öten kuş sesi susana kadar bekledi. Kimse açmadı kapıyı. Bir daha bastı. Bu sefer kuş daha uzun öttü. Yine kimse açmadı kapıyı. Tam geri dönecekti ki anahtarının olduğunu hatırladı. Pantolonunun kemer kısmına taktığı anahtarı aldı. İkinci çevirişinde kapı açıldı. Ayakkabısı çamur içindeydi. Kapının girişindeki mermere baktı. Oradaki ayak izine. "Hanım olsaydı çok kızardı" dedi. Keşke olsa da kızsa diye geçirdi içinden. İçeri geçti. Ayakkabılarını buzdolabına yerleştirdi. İlk işi üzerini değiştirmek oldu. Yeni çoraplar giydi, gri atlet ve gri boxer. Uzun uzun oduncu gömleğini aradı. Mutfakta olduğunu hatırladı. Bulaşık makinesinden çıkardığı gibi üstüne geçirdi. Pantolonsuz bir halde televizyonunun düğmesine bastı. Elindeki klima kumandasıyla kanalları değiştirmek istedi. Yapamayınca sinirlendi. Kapattı televizyonu. Acıkmıştı. Banyoya gitti. Yan komşunun iki gün önce getirdiği çorba oradaydı hâlâ. İçine ekmek doğranmış halde. Çorbasını içtikten sonra kitaplığının karşısına oturdu. Hafızası karşısında duruyordu. Kitaplardan birine uzandı: Gün Ortasında Arzu. Kokladı ilkin kitabı. Hatırladı. Okumaya başlamadan önce koklardı. Açtı. Altını çizdiği bir bölümü okudu yüksek sesle: "Bastığım zemin daha önce de kaydı altımdan. Zemin kayıyor kaymasına ama hatırlamayı sürdürüyoruz, mutlak bir hafıza kaybı bu yüzden şart." Kitabı yerine yerleştirirken bir ıslaklık hissetti bacaklarında. "Ah be Fikret, elbiselerle de duş alınmaz ki." O halde yatağa uzandı. "Bugün amma çok fotoğraf çektim" dedi. "Allaha bin şükür." Sabah uyandığında sandalyesini kaptığı gibi dışarı çıktı. Denizi seyretmeye gidecekti yine. Ama önce karnını doyurması gerekti. Köşedeki kırtasiyeye uğrayıp iki simit aldı. Sağ olsun, kırtasiyeci Altan, Fikret Amca'nın her sabah geldiğini bildiği için simit alırdı ona. Simitleri bir elinde sandalyesi öbür elinde sahile vardı. Açtı katlanan sandalyesini. Kuruldu denize karşı. Elindeki simitleri ufak ufak martılara attı. Sonra denizin maviliğine daldı. Denizin ötesinden oğlu Ahmet'in sesini duyar gibi oldu. "Baba, buradayım baba. Beni kurtar." Soluna döndü: - Görüyor musun Gülnur. Ne güzel yüzüyor Ahmet. - Görüyorum Fikret, görüyorum. Sen de eskiden böyle yüzerdin. Timsah gibi. Kafan yukarıda vücudun aşağıda olurdu. - Ne günlerdi be. - Baksana o da senin gibi yüzüyor. Babası gibi. Ahmet'in sesini yine duyar gibi oldu. "Baba kurtar beni, boğuluyorum." Sonra gitti sesler. Solundaki Gülnur da gitti. Simitlerini koyduğu poşet uçtu sonra. Sonra martılar. Duruldu deniz. Güneşe baktı. Denize yansıyan ışıklarına. Acıktığını hissetti: "Bugün Cuma" dedi. "Hanım mantı yapmıştır."
1
11