Bazen, feleğin kasvetli perdesi ardında saklı yıldızlar, birer umut kırıntısı gibi parıldar. Lakin şu an, zifiri bir gölge düşmüş ufkuma; gündüzün gözüne inen, kurşuni bulutlardan örülü bir kefen. Ardındaki nuru esirgemekte ısrarcı, sırrını fısıldamamakta kararlı…
Etrafım güllük gülistanlık, lâkin başımı kaldırdığımda, o karanlık suret beliriyor. Belki de bu, iç âlemimle dış dünyanın amansız tezatı:
Bir yanım, şafak vakti açan bir gül gibi aydınlık idraklerle bezeli; diğer yanım ise dipsiz bir kuyu, meçhul bir diyar.
"Hangi melodiye neşeyle eşlik etmeli, hangi ağıda gözyaşı dökmeli, bilemiyorum." Bu ikilemde, varoluşun manasını arıyorum.
Bazen duygularım, bir yaprak misali rüzgârda savruluyor; olayların girdabında ne yöne gideceğini kestiremiyor. Belki de sevinci ve kederi, yeniden yoğurmalıyım zihnimde.
Bu sualler, ruhumun derinliklerine işleyen, felsefi bir yolculuğun sancıları. Duygu ve anlamların gri tonlarını kucaklamak, onları keskin hatlarla ayırmaktan çok daha derin bir sükûnet bahşedebilir.
Kendime fısıldıyorum: "Bu aydınlık ve karanlık dehlizlerde, şu an ruhum neye gebe?"
Belki de cevap, ne neşe çığlıkları, ne de hüzünlü feryatlar; sadece "var olmanın çıplak deneyimi."
'Sabret,' diyorlar, 'zaman her şeyin ilacıdır; ülkeyi yönetenlere biraz daha mühlet tanı.' Lâkin ömür bir su gibi akıp gidiyor, huzur ise bir serap gibi uzaklarda salınıyor.
Belki de bu kararsızlık girdabı, yepyeni bir iç görü için bir kapı aralıyor.
Cevapların bir anda belirmesi gerekmiyor. Bu sorgulama hali bile, daha derin bir idrake giden yolda atılmış kıymetli bir adım.
Burhan Buruk