Burhan Buruk

Burhan Buruk
@BBuruk
Özgür düşünce ve yaratıcılık, ilerlemenin itici güçleri olarak enerji ve bilgi yoluyla yükseliyordu; bilgi, vücudun en fazla enerji kullanan kısmı olan beyin için gerekliydi.
Yazar & Bilişimci
Yüksek Lisans
Başkent
6 okur puanı
Eylül 2022 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Varoluşun Kırılgan Dansı
Bazen, feleğin kasvetli perdesi ardında saklı yıldızlar, birer umut kırıntısı gibi parıldar. Lakin şu an, zifiri bir gölge düşmüş ufkuma; gündüzün gözüne inen, kurşuni bulutlardan örülü bir kefen. Ardındaki nuru esirgemekte ısrarcı, sırrını fısıldamamakta kararlı… Etrafım güllük gülistanlık, lâkin başımı kaldırdığımda, o karanlık suret beliriyor. Belki de bu, iç âlemimle dış dünyanın amansız tezatı: Bir yanım, şafak vakti açan bir gül gibi aydınlık idraklerle bezeli; diğer yanım ise dipsiz bir kuyu, meçhul bir diyar. "Hangi melodiye neşeyle eşlik etmeli, hangi ağıda gözyaşı dökmeli, bilemiyorum." Bu ikilemde, varoluşun manasını arıyorum. Bazen duygularım, bir yaprak misali rüzgârda savruluyor; olayların girdabında ne yöne gideceğini kestiremiyor. Belki de sevinci ve kederi, yeniden yoğurmalıyım zihnimde. Bu sualler, ruhumun derinliklerine işleyen, felsefi bir yolculuğun sancıları. Duygu ve anlamların gri tonlarını kucaklamak, onları keskin hatlarla ayırmaktan çok daha derin bir sükûnet bahşedebilir. Kendime fısıldıyorum: "Bu aydınlık ve karanlık dehlizlerde, şu an ruhum neye gebe?" Belki de cevap, ne neşe çığlıkları, ne de hüzünlü feryatlar; sadece "var olmanın çıplak deneyimi." 'Sabret,' diyorlar, 'zaman her şeyin ilacıdır; ülkeyi yönetenlere biraz daha mühlet tanı.' Lâkin ömür bir su gibi akıp gidiyor, huzur ise bir serap gibi uzaklarda salınıyor. Belki de bu kararsızlık girdabı, yepyeni bir iç görü için bir kapı aralıyor. Cevapların bir anda belirmesi gerekmiyor. Bu sorgulama hali bile, daha derin bir idrake giden yolda atılmış kıymetli bir adım. Burhan Buruk
1000Kitap
Reklam
"Sessizlik, korku ve rıza..." Üçü bir araya geldiğinde, insanın içindeki en derin zindanı kurar. Korkudan doğan sessizlik, sessizlikten doğan rıza, rızadan doğan yeni bir tiran… Böylece zincirimizi kendi elimizle örer, ustamızı alkışlarla seçeriz. Hakikat gömülür; üstüne çiçekler diken bir nezaketle, “uygarca” yönetildiğimize inanırız. Bu üçlü, modern otoriter tahakkümün insan ruhundaki sütunlarını örer. Sessizlik, yalnızca sesin yokluğu değil, dilin ve dolayısıyla düşüncenin içeriden kuşatılmasıdır. Hakikatin söylenemez, tartışılamaz kılınmasıyla oluşan o boşlukta, korkunun sesi yankılanır. Bu korku, fiziksel şiddetin ilkel tehdidinden ziyade, ait olmamanın, dışlanmanın, anlamsızlaştırılmanın soğuk teridir. Sisteme muhalefet, yalnızca bir suç değil, bir varoluş hatası olarak kodlanır.
KARANLIĞIN PROVASI MI, FİGÜRANLAR ÜLKESİ Mİ?
Nedendir bilinmez, son zamanlarda güneşin doğacağına bile güvenemez oldum. Geceler uzadı; sabahlar, sanki bir daha hiç uğramayacakmış gibi davranıyor. Her şey, karanlığın kendi suretine âşık olduğu bir çağın içindeymişiz hissini veriyor. Bir sabah uyanıyorum — sanki biri geleceğimi sessizce cebimden çalmış gibi. Zihnim grileşiyor, dudaklarımda kabuk bağlamış acılar... Ve birileri, o kabuğu her gün yeniden soyuyor. Sanki yarın gökyüzünden bereket ve özgürlük yağacakmış gibi umutlandırılıyoruz. Ama o yağmur, artık bize ait değil; yabancı düşlerin, başkalarının beklentilerinin yağmuru. Altına girdiğimizde birbirimizi tanıyamıyoruz. Aynı yağmurun altında ıslanmayı bile unuttuk — çünkü her damla bir başka ruhun üzerine, başka bir amaçla düşüyor. Hiçbir günah kefaretini unutmaz derler; ama biz, unuttuklarımızla övünen bir toplum olduk. Kirli sırların artık gecelerde bile tutuklanamadığı bir çağdayız. Çünkü gece bile bizimle işbirliği yapıyor. Bir millet, öleceğini bilse sessizliğe sığınır mı? Yoksa sessizlik zaten ölümün provasına mı dönüşmüştür? Biz bu provayı uzattıkça, perde bir türlü açılmıyor. Karanlığın doğurduğu bu gecenin karnında, yeni suçlar büyüyor. İki yabancı ruh, birbirine körkütük düğümlenmiş: biri umut, biri korku. Bir zamanlar “iyi gidiyor” dediğimiz hayat, aslında bir uçurumun kenarına kurulmuş panayırmış. Biz o panayırda pamuk şekeri yerken, altımızdaki zemin sessizce çatlıyormuş. Zaman geçti, korkunun gecesi kapıya geldi. Artık doğrular, yanlışların dilinde konuşuyor. Haberler, düşlerimizi öldürmeye yeminli. Her yeni bilgi, biraz daha inancımızı kemiriyor. Sanki görünmez bir kafeste yaşıyoruz, ama tel örgüleri değil; algoritmaları var bu kafesin. Anahtarı elimizde sanıyoruz — ama kapı, başka bir dünyaya açılıyor. Ve o dünyanın bekçisi, bizim
FIRTINANIN SESSİZLİĞİ
Bir fırtınadır hayat! Her savrulan kum tanesi bir anıyı, bir sesi yutar. Gökyüzü kapanır. Sonsuza dek. Zaman toprağa karışır; geçmiş sessizce gömülür. Oğul sapma tahtasına yaslanır. Ayaklarının altı, kum saati gibi kayıp gider. Toprak insanı içine çekmeye hazırdır. Farkında olmadan teslim alır. Sessizlik yükselir. Kalabalık dağılır, dudaklara düşmeyen feryatlar havada asılı kalır. Hıçkırıklar rüzgâra karışır; geçmiş, acıları ve kırgınlıklarıyla göçer. Geriye bir fotoğrafın sararmış yaprakları kalır; unutulmuş zamanın tozunda. Hayat, fırtınanın ortasında bir anlık huzur sunar. Ve fısıldar: hiçbir şey kalıcı değildir. Zaman bile bir kum tanesi kadar geçicidir. Yazar Burhan Buruk
Reklam