“Kaderimse çekerim” cümlesi, çoğu zaman teslimiyetin şiirleştirilmiş hâlidir.
İnsanın kendi iradesinden vazgeçişini, kozmik bir plana havale ederek meşrulaştırma çabasıdır.
Oysa kader, insanın eylemsizliğini aklayan bir mazeret değildir.
İnsan, kendi hayatının faili olmaktan vazgeçtiği anda, başkasının iradesinin nesnesi hâline gelir.
Asıl trajedi burada başlar.
Çünkü düşünceyi bastıran güçler her zaman dışarıdan gelmez.
Bazen en güçlü baskı, insanın kendi içinde kurduğu konfor düzenidir.
Sorgulamanın huzursuzluğundan kaçmak, hakikatin ağırlığını taşımaktan daha kolaydır.
Hakikat ağırdır.
Çünkü insanı yerinden eder.
Alışkanlıklarını sarsar.
Konumunu riske atar.
Yalnız bırakır.
Onu taşımak cesaret ister.
Onu gömmek ise yalnızca biraz korku ve biraz da rahatlık arzusu…
Düşünceyi toprağa verenler, aslında önce kendi özgürlüklerini gömerler.
Çünkü düşünmek, insanın kendisini sürekli yeniden kurması demektir.
Düşünmemek ise hazır kalıplara yerleşmek, hazır cümlelerde barınmak, hazır öfkelere ve hazır sevinçlere teslim olmaktır.
Sistem, medya, alışkanlıklar ve korkular elbette düşünceyi bastırmak ister.
Ama asıl soru şudur:
İnsan, bastırılmaya ne kadar gönüllüdür?
Hakikatin yükünden kaçan özne, çoğu zaman bunu farkında olarak yapar.
Gerçeği bilmez değildir; gerçeğin sonuçlarını göze alamaz.
Bu yüzden kendisine daha hafif bir anlatı seçer.
Daha az sarsıcı bir yorum.
Daha az riskli bir taraf.
Zihin gömücüleri işte burada ortaya çıkar.
Onlar, hakikati inkâr edenler değildir yalnızca.
Hakikatin varlığını bilip, onu bilinçli biçimde toprağa verenlerdir.
Çünkü bilirler: