Bazen bir insanın ömrü hiç duyulmadan geçer. Öyle sessiz yaşarız ki, bağırmayı bile beceremeyiz.
Ben o insanlardan biriyim. Hayatım boyunca çok şey söyledim ama duyulmadım. Çok şey hissettim ama görünmedim.
Adım Güneş. Kalabalıkların arasında yaşayan ama kimsenin fark etmediği bir ışık…
Konuştuğumda sözlerim hep bir duvara çarpıp geri dönerdi. Duyulmadığımı, belki de yanlış kelimeleri seçtiğimi düşünürdüm.
Tüm yolları denediğimi sanıyordum, ama içimdeki sese ulaşamamıştım.
Çünkü insanlar çoğu zaman duymak için değil, cevap vermek için dinliyordu.
Bir cümlenin içinde duran kalbi kimse göremiyordu.
Bu kitap, o iç sesin sesi.
Duyulmayanların, görülmeyenlerin, sessizce dağ gibi duranların hikâyesi...
O sabah uyandığımda hiçbir şey değişmemişti. Kuşlar aynı neşeyle ötüyor, gökyüzü her zamanki gibi sabırlıydı.
Ama ben… başka bir sessizlikle uyanmıştım.
Bu kez dışarıdan değil, içeriden geliyordu.
Uzun zamandır başkalarının sesini duymaya alışmıştım. Hayatım başkalarının cümleleriyle şekillenmişti.
Güneş, görünmek için doğmuştu ama ironik bir şekilde, ışığını kimse fark etmemişti.
Zaten insanlar Güneş'e uzun süre bakamazdı—yakardı çünkü.
Ve Güneş de hiçbir zaman bağırmadı.
Bağırarak görünmek, onun diline aykırıydı.
Onun dili yavaş akan bir nehir gibiydi.
İçinde sezgi, şiir ve ışıkla yoğrulmuş bir ruh vardı.
Belki de bu yüzden yalnızdı. Çünkü ona ulaşmak için, insanın önce kendi içini duyması gerekiyordu.
Oysa çoğu insan kendi iç sesinden korkar.
Ama işte, onu güçlü kılan da tam olarak buydu.
Görünmeden ilerledi yolunda… Ve bu görünmezlikten bir isyan değil, derin bir anlayış doğurdu.