— Ey Allah’ın Elçisi, bizler ister diri ister ölü olalım, Hak üzere değil miyiz?
— Evet. Varlığın kudreti elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki siz, ister ölü olunuz ister diri, mutlak Hak üzeresiniz.
— Ey Allah’ın Elçisi, biz Hak üzere, onlar batıl üzere olduklarına göre dinimizi niçin gizliyoruz?
— Ömer, biz henüz sayıca çok azız.
— Ey Allah’ın Elçisi, seni Hak din ve kitap ile gönderen Allah’a yemin ederim ki hiç çekinmeden, hiç korkmadan oturup İslam’ı anlatmadığım bir küfür meclisi kalmayacak. Biz muHakkak ortaya çıkacağız.
O gün, benim için gülümün bütün kokusu, rengi ve güzelliğiyle açtığı gündü. Meserret şarkıları söyleme vaktiydi; çünkü Harem’deki bütün müşrikler, Müslümanların iki kafile hâlinde, alımlı çalımlı adımlarla, rahvan giden atlar misali Kâbe’yi açıkça tavaf ettiklerini seyrediyorlardı ve içlerinden biri bile çıkıp onlara müdahalede bulunamıyordu.
Nasıl bulunsunlardı ki? Kafilelerden birinin başında Hamza, diğerinde Ömer şahlanıyordu. Kureyş’e göre bu ikisi, Muhammed’in önüne engel diye elleriyle koydukları çer çöpü süpürecek birer sel; kayaları ve dağları eritecek birer ateş topuydu.
Kulaktan kulağa fısıldanan Hakikati cemiyete haykırma vaktiydi. Sızıntı, gürül gürül bir akış bekliyordu.
Ve gülüm, o gün Ömer’e “Fârûk” diye seslendi; Hak ile batılı ayırdı diye.