"Daha anlatsana," dedim.
"Hoşuna mı gitti?"
"Hem de çok. Seninle sekiz yüz elli iki bin kilometre boyunca hiç durmadan laflamak isterdim."
"Benzinimiz yeter mi ki?"
"Yalancıktan doldurursak yeter."
Önce gömleğimi, sonra da askılık pantolonumu.
Hepsini yere attım ve dönüp yalvarırcasına yüzüne baktım. Hiçbir şey söylemese de kapıldığı dehşet ve isyan gözlerinden okunuyordu. Yediğim dayakların bıraktığı morartıları, izleri ve kabukları görmesini hiç istemezdim.
"Olsun, onu öldüreceğim."
"Ne diyorsun evladım sen, babanı mı öldüreceksin?"
"Evet, öldüreceğim. Çoktan başladım bile. Öldürmek derken öyle Buck Jones'un tabancasını alıp dan diye öldürmeyi kastetmiyorum. Öyle değil. Kastettiğim onu kalbimde öldürmek. İyiliğini istemekten vazgeçmek. Derken bir gün ölüp gidecek."
"Portuga!"
"Hıı..."
"Ben senin yanından biri daha hiç ayrılmak istemiyorum, biliyor musun?"
"Niye?"
"Çünkü dünyanın en iyi insanı sensin. Senin yanındayken kimse bana zarar vermiyor ve kalbimde mutluluk güneş gibi parlıyor."