Tabii ki her zaman istediğim kadar sevecen ve etkin olamıyordum. Bazı şeyler beni paniğe sürüklüyordu. Hâlâ tencereyi ocakta unuttuğum, yanık kokusunu duymadığım oluyordu.
Daha önce hiç böyle bir huyum olmamasına karşın, tıkanmış lavabonun yağlı suyunda yüzen kırmızı domates kabuklarıyla maydanozu görünce midem kalkıyordu. Çocukların masa örtüsüne ya da yere döktükleri yapışkan yemek kalıntılarına eskisi kadar tahammül gösteremiyordum. Bazen peynir rendelerken, o rendeleme hareketi öyle otomatik, uzak ve bağımsız bir harekete dönüşüyordu ki rende tırnaklarımı, parmaklarımı kesiyordu. Bunun yanı sıra, daha önce hiç yapmadığım bir şey de yapıyordum: Kendimi banyoya kapatıyor ve bedenimi uzun uzun, saplantılı bir şekilde en ince detaylarına kadar inceliyordum.
Göğüslerime dokunuyor, karnımda oluşan kıvrımlarda parmaklarımı gezdiriyor, yıpranıp yıpranmadığını anlamak için aynadan orama bakıyor, çenemin sarkıp sarkmadığını, üstdudağının kırışıp kırışmadığını kontrol ediyordum. Kendimi kaybetmemek için gösterdiğim çabanın beni yaşlandırdığından korkuyordum. Saçlarımın seyrekleştiği, beyaz tellerin arttığı, onları boyamam gerektiği izlenimine kapılıyordum. Saçlarım bana hep yağlı görünüyordu ve ben onları boyuna yıkıyor, sonra da çeşitli şekillerde kurutuyordum.
Ama beni en çok korkutan zihnimin anlaşılmaz imgeleri, zayıf heceleriydi. Açığa kavuşturamadığım tek bir düşünce, basit bir anlam sıçraması, beynimde uyanan yeşil bir hiyeroglif kendimi yeniden kötü hissetmeme ve paniğe kapılmama yetiyordu. Bazı zamanlar, evin bazı köşelerinden önüme hışırtılar eşliğinde, fazla yoğun ve nemli gölgelerin geçmesinden ve karanlık kütlelerin hızlı hızlı hareket etmesinden korkuyordum. O zamanlarda, bana arkadaşlık etmesi için, televizyonu mekanik bir şekilde açıp kapıyor, çocukluk