…Ruhumun tozlu raflarına yığdığım dosyaların en altında olacak, hatırlıyorum. Onu çekip almam lazım. Üzerime yığılacak diğer binlercesini düşünmeden, hatta üzerime yığılsınlar diye çıkarıyorum onu. İş başa düşmeden işi başıma düşürüyorum. Sonra hepsini teker teker okurken
gözyaşlarımla siliyorum üstlerindeki tozları. “Gözüme toz kaçtı” diyorum, ruhumun tozunu ağlayarak temizliyorum demek yerine. Arşivi karıştırıyorum, her yer darma duman ve göz gözü görmüyor. Puslu gerçekleri gözlerimle değil yüreğimle görebileceğimi hatırlayana kadar öylece kalıyorum. Sonra bir dosya görüyorum ve geceleri kâbusumun, gündüzleri dalgınlığımın sebebi olan ne kadar soru varsa buluyorum orada: “İnsanı tanımayı, sevmeyi, ciddiye almayı öncelik sıramdan ne ara, ne uğruna sildim ben? İlk ne zaman yaratılışa hayretle bakmayı bıraktım? Acıya katlanamayıp aldığım ilk uyuşturucunun ismi neydi, ‘geçer, boşver’ mi? İlk ne zaman aidiyetlerin ancak ortak çıkarlarla mümkün olduğuna inandırıldım? Nerede sustum ilk haksızlığa?” Okuyorum, okuyorum… sorular bitmiyor, ömrüm bitiyor ve gözyaşlarımın ıslattığı o sayfalara cevaplar yazmak istedikçe yırtıldıklarını görüyorum.
Ve anlıyorum; beni yeni sayfaların yazarıyım.
Ve anlıyorum; ben sorularımla benim, cevaplarıyla değil.