Öncelikle sebebine “tembellik” ya da “iradesizlik” deyip sonra içindeki iradesizliğe tüm suçu atmak ve bir gece gaza gelip”yeni hayatın ilk günü”ne planlar yapıp sonraki gün vazgeçmek arasındaki döngüde kaybolup gidiyorsanız bu döngünün içindeki (yeni hayatın ilk günü planları dahil) her şeyi bir kenara bırakmak gerektiğini söyleyebilirim.
Başlıkta özdisiplin dediğime bakmayın, amacımız bu değil. Özdisiplin kendi içinde oluşturduğun hiyerarşideki köle olmaktan çok farklı değil. “İç çocuğun iç anne babaya itaat etmesi” şeklinde tanımlar Nihan Kaya. İç çocuğun,doğasının aksine, itaatkâr olmaya zorlanması da içinizde doğal bir direnç oluşturur. Bu direnç, bir işe başlayacakken gelen erteleme isteğinde ya da bir planı uygularken yarıda bırakma isteğinde hissettiğimiz şeydir. Yani bedenin, kendisine uygun olmayan bir düzene zorlanmasına verdiği bir cevaptır, tembellik ya da iradesizlik değil.
Kurmaya çalıştığımız ve çağın “motivasyon” safsatasıyla yücelttiği bu iç hiyerarşik sistem, insanı kendi benliğinden ve kendi prensiplerinden koparır. “Just do it”, “düşünme harekete geç”ler bu yüzden uzun vadede etkisizdir ve bir işi yapmadan önce cevaplanması gereken onca soruyu cevapsız bırakır: Bu planı/işi ne için ve kim için yapıyorum, ne zaman nerede ve ne sürede yapmam uygun olur, yaparken yardım isteyebileceğin kişiler var mı, zorlanırsam bırakamaz mıyım, başladığım şekilde başladığım planla devam etmek zorunda mıyım, gidişatı değerlendirip iyi gelen yöntemi seçmek için durup düşünemez miyim,alternatif yollar bulamaz mıyım? İşte tüm bu sorular bizi itaat eden köle konumundan işi yapan konumuna, işin öznesi konumuna getirir.
Bazen bırakmak, bazen daha iyi bazen daha kötü bazen daha farklı şekilde ilerlemek gerekir. Özdisiplini değil, prensipleri olan bir insan olmak;
…Bulantı duyuyorum zamana. Sartre’den öğrendim bu duyguyu, o da en sevdiği şarkının nakaratı gelene kadar akıp giden notalara aynı şeyi duyumsamış olmalıydı.
Zamanın da var mıdır nakaratı, bulantımı sona erdirecek?
Varsa bile onu bekleyemem ki. Yaşamak beklenmez ki
Varsa bile tek bir nakaratı yoktur onun
Olsa olsa klasik bir parça gibidir,
Belki bir Beethoven eseri
İnişlerin çıkışları, çıkışların inişleri vâr ettiği bir eser
Yine de bulantımı keseceğine inandığım nakaratların umudunu yitirmek istemiyorum
Nakaratın umudu titretir kalbimi
Yaşadığımı hissettirir bana
Yoksa da, hayal kırıklığı ancak inişidir zamanın notalarının
Zaman bir siren değil, bir şarkı olur böylelikle
Umudum da bestecisi…
“Yalnızca beyne dayanan yönelim, bir toplumun üyelerinin gelişmesini ve kendi varlığını ilerletecek amaçları tasarlama yeteneğinden yoksundur. Bu amaçları belirleyip düzenlemek için akıl gereklidir; oysa akıl, salt zekayı aşan bir şeydir; ancak beyin ile yürek birleştiği zaman, duygu ile düşünce bütünleştirildiği zaman ve her ikisi de akılcı olduğu zaman gelişir. Yapıcı görüş gücüyle düşünme yeteneğinin yitimi, var oluşun sürdürülmesi karşısında başlı başına büyük bir tehdittir.”
“İlerleme” uğruna kendimize benzeyen makineler yapıyoruz. Bu süreç o kadar hızlı ilerliyor ki adapte olmak bir yana, yarattığımız mekanik aletle “bir” oluyoruz. Teknoloji ve teknoloji bilinci arasındaki uçurumun gözardı edilmesi, robotlaşmış insan sayısının, insanlaşmış robot sayısından daha fazla olması sonucunu doğurdu. Her şeyi mekanik hale getirmek ağzımızı sulandırıyor; bir ölüseverin canlılığı cansızlığa çevirmeye olan isteğinden daha güçsüz ya da daha masum bir tutku değil bu. Teknolojiye karşı toplumsal bilinci artırmayı önemsemeyerek ve doğaya verdiğimiz zararı gözardı ederek “teknolojik ilerlemeyi sağladığımızı” iddia etmek; bir ölüseverin yakıp yıktığı hayatları hiçe sayarak “amacını gerçekleştirdiğini” iddia etmesinden pek farklı değil. Canlılığı ve insanlığı geliştirmeyi birincil amaç yapmadıkça, tapınılan amaçlara giden yolda “ilerlerken” hıza ayak uyduramayan insan, soluk soluğa tıkanıp kalacak ve “ilerlettiği” makinelerle birlikte kendisini yerde bulacaktır.