Şimdi öncelikle aşırı uzun soluklu bir eleştiri olacak, o yüzden kemerliğinize bağlayın. Bolca, aşırı bolca spoiler içerir, uyarıyorum erkenden.
--
Yıllar, yıllar önce Mersin'in yüksek dağlarının yamaçlarında, çam ağaçlarının gölgesinde küçük ve huzurlu bir köy varmış; bu köyün adı “Rüzgar'ın Şarkısı” olarak bilinirmiş. Çünkü buradaki çamlar, rüzgarın esintisiyle tatlı bir ıslık sesi çıkarırlarmış. Bu ıslığın, antik çağlardan kalma Rüzgar tanrısı Zephyros'un sevgilisi Flora için söylediği bir aşk şarkısı olduğuna inanılırmış. Rivayete göre, Yunan mitolojisinde Batı rüzgarı tanrısı Zephyros, Akdeniz'in engin maviliklerinde özgürce dolaşır, yaz rüzgarlarını taşıyarak doğaya hayat verirmiş.
Bir gün Mersin'in yüksek tepelerinde dolaşırken, çam ağaçlarının arasında dans eden güzel bir kız görmüş. Bu genç kızın adı Flora'ymış. Saçlarını çiçeklerle süslü bir taş takan fulara çevirmiş, çevresindeki her şeyi hayat veren bir kadınmış yani insanmış.
Zephyros onu gördüğü anda aşık olmuş. Ancak Zephyros, tanrıların ölümlerle aşk yaşamasının yasak olduğunu bildiği için bu aşkı gizli tutmaya karar vermiş. Zephyros, Flora'nın etrafında dolaşır, rüzgarıyla onun saçlarını okşar ve tatlı melodiler fısıldarmış. Bu arada Flora, bu durumdan büyülenmiş ve rüzgarın ona aşkını hissettirdiğini anlamış. Rüzgarın ona söylediği şarkılara hayran kalmış.
Ancak Zephyros'un bu aşkı, diğer tanrıların dikkatini çekmiş. Özellikle sert ve kıskanç Kuzey rüzgarı tanrısı Boreas bu durumu kabul etmemiş. Boreas, Flora'yı kendi himayesine almak istemiş ve Zephyros'a onu terk etmesi gerektiğini söylemiş. Zephyros, Flora'yı korumak için tüm gücüyle karşı koymuş.
Bir gün Boreas, Flora'yı kaçırmak için Mersin'in dağlarına gelmiş. O sırada Zephyros, tüm gücüyle çam ormanlarında büyük bir fırtına koparmış.