Duygunun akıldan daha keskin zekalı olduğunu hissediyordum. Duygu, insanın kalbinde daha derin kökler salmıştı, insan ırkının çok eskilere dayanan tarihine daha sağlam bağlarla bağlıydı, insanın doğasına daha sadık ve onunla daha uyum içindeydi;
Kadınların da erkeklerinki gibi bir kalbi, bir sinir sistemi ve bir beyni; hayvanların da insanlarınki gibi bir kalpleri, bir sinir sistemleri ve bir beyinleri vardı. Aralarında temel bir farklılık yoktu!
Hem, kimdi bu toplum denen varlık? Çocukluktan itibaren kendini Tanrı olarak düşünecek şekilde yetiştirilmiş ağabeyim gibi erkekler ile annem gibi zayıf ve etkisiz kadınlardan oluşmuyormuydu bu toplum?
Niçin bana baktıklarında gözlerimi yere eğecek, onlar kendilerininkini dimdik tutarken ben boynumu bükecek, onlar kendinden emin ve gururlu adımlarla yürürlerken ben sendeleye cektim ki? Benim onlarken hiçbir eksiğim yoktu, hatta daha da iyi olduğumu düşünüyordum. Hiçbirinden etkilenmemeli, dimdik durmalıydım.
Onun sadece sıradan bir kadın olduğunun farkına varmıştım. Bana attığı tokatlar onun elindeki en büyük kozdu, ama artık ürkütmüyordu beni ve bunun nedeni de canımın yanmaması değildi.
***