Çözülmemiş iç çatışmalarımız,esiri olduğumuz korkularımız, koşullanmalarla oluşan ego savunma mekanizmalarımızla yapacağımız eş seçimleri, daha doğrusu aşık olduğumuz kişi, değil hayalimizi gerçekleştirmek, kabuk bağlayan yaramızı kanatmaktan öteye gidemez.
Genç kız evlilik hayallerini beyaz atlı prenslinin 'onu mutlu etmesi' üzerine bina eder, karşı tarafın da benzer hayalleri olduğunu bilmeden...Her iki taraf da evlendiğinde,aşkın çekim gücüyle renklenen hayallerinin gerçeğe dönüşmesini bekler. Bu durumda kabuğun altı iyileştirilmezse,kabuğu kaldıran sürekli suçlanır. Hatta istenir ki,kabuğun altını da o tamir etsin. Oysa içteki yarayı dıştan tamir etmek mümkün değildir!Yarasının sarılmadığını gören kadın,ilave yaralar açarak, yarasını büyüterek amacına, hayallerine ulaşmaya çalışırken, boş bir hayal peşinde koşarak kendine zarar verdiğinin farkında değildir.
Cinsel dürtülerle ateşlenen aşk,kişinin kendi benlik sınırlarında açtığı kapıdan,'sevdiğiyle' kaynaşmasına izin verir. Temelde insanın ihtiyacı olan sınırlarını aşma, gücünü, özgürlüğünü, varlığını hissetmek ihtiyacı,aşık olunduğunda geçici olarak hissedilir.
Aşkı deneyimleyenler bilir,aşık olduğunuzda enerjiniz artar, daha az uyur,daha çok güler, daha az sinirlenirsiniz. Endişeleriniz, korkularınız birden yok olur. Aşık olunanla benliğin birleşmesi, birbirlerine akarak bir olmanın etkisini 'iki bir' yan yana gelerek 'onbire' çıkarır. Benliğin genişleme arzusuyla 'aşkını' bilinçaltı bulur.
Tekâmül üzere yaratılmış insanın yükselme arzusundan,bilinçaltı koşullanmalardan, çatışmalardan,tuzaklardan kurtulmasını gerektirir.
Bilinçli akılla senkronize olmayan,latif duygulara, sevgiye ulaşmayı engelleyen sıkışmış enerjiler aşk sahnesinde çözüm aradığında aşkın gözü 'kör' olur.
Örneğin, herkesin yardımına koşan,