Kısa zamanda yepyeni bir tip insan oluşacaktır. Biri tekrar geçmişe bağlanmış, İslam'ın en ideal dönemlerini örnek alarak geleceği değerlendirmek isteyen yeni "İslam insanı", öbürü de İslamlık, gelenek ve ülkeyle ilişiğini kesmiş, kökten yabancılaşmış marksist tip. Bu ikincisi, iki yüzyıllık batılılaşma serüveninin bilançomuza yüklediği kaçınılmaz bir pasif unsurdur.
Yarı Müslüman, yarı avrupalı, yarı komünist, yarı devrimci, yarı muhafazakar... bunlardan birinin veya bir kaçının özelliğini taşıyan fetret insanına artık yer yok.
Üniversiteler, bağımsız düşünce ve kendi kültürümüzü araştırma ve kurma merkezleri olacağına, yabancı misafir profesörlerin sürekli konferans ve seminer müesseseleri haline geldi. Ve misafir yerlileşti, evin sahibi oldu. Evin sahibi uzun bir yolculuğa çıktı. Acaba ne vakit dönecek dersiniz?
Düşüncede diriliş olmaksızın inançta diriliş gelişemez. İnançta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlılıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz.
Avrupa'nın en büyük dramı şudur: Kendini hiçbir zaman sevdirememesi. Belki kendinden korkulmuş, çekinilmiş, hatta sahte yaltaklanmalar da görmüş, fakat hiçbir insanoğlunun sıcak bir yakınlık duygusunu elde edememiştir.