“İnsanın doğası sınırlıdır,” diye devam ettim. “Sevince, kedere, acılara ancak belli bir dereceye dek dayanabilir ve o derece aşılırsa, insan yok olur. Yani söz konusu olan, birinin güçlü ya da zayıf olup olmadığı değildir! Kendi yaşantısına ne ölçüde dayanabiliyor, mesele budur! Kanımca, kızgın bir ateşten ötürü ölen birine korkak demek nasıl garip olacaksa, kendi yaşamına son veren birine korkak demek de garip olacaktır,” diye devam ettim.
“Ah, sizi akıl sahibi insanlar!” diye gülümseyerek bağırdım. “Tutku! Sarhoşluk! Delilik! Siz ahlak sahibi insanlar öylesine kaygısız, öylesine kayıtsız görünüyorsunuz ki! Sarhoştan yakınıp akılsızı aşağılıyorsunuz; bir papaz gibi yanlarından geçiyor ve bir sofu Tanrı’ya nasıl şükrediyorsa, sizi de onlar gibi yaratmadığı için Tanrı’ya şükrediyorsunuz. Ben kaç kez sarhoş oldum, tutkularım hiçbir zaman delilikten uzak değildi ve bunlardan pişmanlık duymuyorum: Çünkü anladım ki, büyük işleri, mümkün görünmeyeni başaran sıradışı insanların eskilerden beri sarhoşlar ve deliler olduğunu ilan etmek gerek.
“Neden siz insanlar” diye haykırdım, “bir konudan söz etmek için, hemen, bu budalacadır, şu akıllıcadır, bu iyi, şu kötüdür demek zorundasınız! Bu ne anlama geliyor? Yargıladığınız eylemin içsel koşullarını araştırdınız mı? Eylemi meydana getiren, onu bir zorunluluk haline getiren nedenleri kesin olarak belirleyebiliyor musunuz? Eğer böyle bir şey yapmış olsaydınız yargılarınızı öne sürerken bu kadar aceleci olmazdınız.”
Gerçekten de garip: Buralara ilk kez geldiğimde ve tepeden ilk kez güzelim ovaya baktığımda, her şey nasıl da çekici gelmişti bana. Küçük orman işte orada! Ah, keşke oradan enginlere bakabilsem! Birbirine zincirlenmiş biçimde dalgalanan bu tepeler ve sevimli ovalar! - Ah, keşke onların arasında yitip gidebilsem! Koştum gittim oralara ve geri döndüm, ama umduğumu bulamadım. Ah, geleceğin de bu uzaklardan hiçbir farkı yok! Büyük, alacakaranlık bir bütün var ruhumuzda, duyumsallığımız, gözlerimiz gibi bulanıklaşıveriyor ve biz, ah, bütün benliğimizle kendimizi vermeyi, bütün sevincimizle biricik, büyük görkem dolu bir duygunun tüm benliğimizi sarsmasını özlüyoruz. Ah! Koşa koşa yola çıkıp tasarladığımız yere vardığımızda, değişen hiçbir şey olmuyor ve biz bütün yoksulluğumuzla, bütün sınırlılığımızla kalakalıyoruz, ruhumuz ise yitmiş bir doyumun özlemi içinde.