… bu dünyanın sadece bir rüya olduğunu, asıl hayatın o rüyadan uyanıldığında başlayacağını söyledikçe yavaş yavaş kavramaya başladı. İranlı Hafize Hanım “Bakın” dedi, “Şu bizim Karagöz bahçesinde Feyyaz‘ın oyunlardan birini seyretmişsinizdir mutlaka.”
Onay geldi, “Elbette.”
Feyyaz, Trabzon’un meşhur Karagözcüsüydü ve burada hazır bulunanların hepsinin yolu hiç olmazsa çocukluklarındaki Ramazan gecelerinden birinde ya da bir bayram günü o bahçeden geçmişti.
“İşte o perdenin üzerinde konuşan, edip eyleyen, didişen, sevişen, kavga edip barışan onca suretin hepsi de birer gölge değil mi?”
“Öyle.”
“Peki. Perdenin arkasına geçebilsek; o zaman onların asıllarını, daha önemlisi onları hareket ettiren eli fark etmez miyiz?”
“Elbette.”
“İşte bu dünyadaki her şey o kadar gölge. Perdenin bu tarafında hepimiz birer gölgeyiz aslında. Oyun bittiğinde bir püf!” , muhayyel bir mumu söndürür gibi boşluğa doğru üfledi, “Mum söner. Oyun biter. Bütün suretler de Karagözcünün kutusunda bir araya konur, kaldırılır. Geriye ne suret kalır ne perde.”
Güneş iyice eğilmiş, güllerin üzerinden kayarak halının kenar suyuna kadar ilerlemişti. Şerbetler, çörekler ikram edilirken Hafize Hanım‘ın yanına sokuldu, kulağına eğildi Büyükhanım.
“Peki, her şey bu kadar gölgeyse bunca acı ne olacak?”
İranlı Hafize Hanım’ın kalbine gömdüğü kim bilir kaç acıya, bunların arasında dağ gibi bir delikanlının ve bir kocanın yasına, onun bu zamana acının kıymetini büyüte büyüte gelmiş olduğuna Büyükhanım da tanıktı esasen. Merak ettiği buna nasıl dayanılır, nasıl katlanılırdı?”
“Büyükhanım” dedi İranlı Hafize Hanım. “Her şeyin gölge olduğunu bir kere fark edince, artık can acısa da bir acımasa da bir. O zaman bitmez zannettiğin her türlü çile de biter. Hem öyle bir biter ki artık bitse de fark etmez bitmese de fark