Yaşamalıydı, dipsiz karanlıklarda parıldayan umut kapısını aralamalıydı. Geriye bakmamalıydı, geçmişi düşünmemeliydi. Yaşamalıydı; ileride kendisini bekleyen günleri, sisler içinde bile olsa neler getireceğini bilmediği geleceğini… 
Neler getireceğini bilmediği geleceğini yaşamalıydı geçmişin üzerinde durmadan. O bölgede sessiz sedasız öylece oturan, o kaderine boyun eğmiş bozkırlardan daha şanslıydı. Elleri ayakları vardı, bir yerlere gidebilir, yeni yeni insanlarla tanışabilirdi. Aklı vardı, kazanabilirdi. Gözleri vardı, güzellikleri çirkinlikleri görebilirdi. Ömür boyu üzülmenin, kahretmiş olmanın gereksizliğini fark ettiğinde rahatladı.
İnsanlar alınlarına yapılan kaderlerini mi yaşıyorlardı, yoksa yaşadıkça mı oluşuyordu kaderleri?
Eğer “kader” ise kötülüklerin, o yalnızlıkların ve çaresizliklerin sorumlusu, eğer kader üstleniyorsa yaşanılan tüm olumsuzlukları, utanmalıydı insanlar arasında yaptığı ayrımdan.