Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum.
Her dalın ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, bana göz kırpıyordu.
Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum, incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. İncirlerin hepsini ayrı ayrı istiyordum ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararıyor, birer birer toprağa, ayaklarımın dinine düşüyorlardı.
Bunun ancak bir erkek tarafından icat edilmiş bir ilaç olduğunu düşündüm. Karşımızdaki kadının korkunç sancılarla boğuştuğu ve çok acı çektiği her halinden belliydi, yoksa böyle inlemezdi ama yine de buradan çıktığında doğruca eve gidip bir bebek daha yapmaya koyulacaktı, çünkü ilaç acının ne kadar kötü olduğunu unutturacak, içinde bir yerlerdeki o kapısız, penceresiz, uzun, karanlık acı koridoru, bir kez daha açılıp onu içine almak için beklemeye devam edecekti.
… çünkü söylediğim şey gerçekti. İnsan tozdan ibaretti ve bütün bu tozun doktoru olmanın, insanların mutsuz, hasta ya da uykusuz kaldıkları zaman hatırlayıp tekrarlayacakları şiirler yazmaktan nasıl daha iyi bir şey olduğunu anlayamıyordum.