Clive Barker'ın eserlerini sallarsanız içinden binbir türlü renk dökülür. Romanları kadar masalları da farklı bir çizgide ilerliyor ve daha önce karşılaşmadığınız gerçeklikler sunuyor sizlere. Abarat'ın giriş cümlesinde sonu gelmeyen o hikaye hakkında bize kısa bir söz söyleyen Barker, ilk sayfalardan merakımızı çeliyor zaten. Okunması da çok rahat olan, mükemmel çizimlerle bezenmiş fantastik bir kapı Abarat. Ve elimizde tuttuğumuz eser, sadece ilk ayağı. Diğer ayakları nerede mi? Hiçbiri çevrilmedi. Hayal kırıklığımı hepinizin hissettiğinden eminim. Ama artık bu konuda yakınmaktan bıktım. Arkadaş Kitabevi sağ olsun Amazon üzerinden siparişle istediğimiz kitapları getirtebiliyor. Elbette, 8 dolar masum görünüyor fakat cebinizden çıkan 50 lira olunca işler değişiyor. Neyse, bu konuya girersek ben öfkemi boşaltana kadar çıkamayacağız. Bu yüzden üzerinde durduğum çizgiye bağlı kalmaya çalışacağım. Yine de söz veremiyorum.
Abarat, geniş bir dünya. Bu geniş dünyanın tanıtımı 420 sayfaya sığdırılmış. Karakterleri, mekanları ve bu dünyada işlerin nasıl yürüdüğünü anlatmaya gayet yetmiş. Masalımızın bir sonraki ayağına hazır bir şekilde kapatıyoruz ilk kitabın kapağını. Diğer Barker eserlerinde olduğu gibi kötü karakterimizi detaylı olarak tanımaya fırsatımız olmuyor, fakat eminim ki bir sonraki maceralarda bu eksiklik fazlasıyla giderilecektir.
Barker'ın masal anlatımı da diğer eserlerindeki karanlık atmosfere sahip. Zaten, daha önce bir incelememde masalların aslında ne kadar karanlık bir dünyadan çıktığından bahsetmiştim. Yani Clive Barker'ın yaptığı yalnızca masalı doğru anlatmak. Bunu yaparken de normal bir masalda karşılaşılandan çok daha geniş bir dünya yaratıyor bizlere. İçinde ürpertici sakinleri olan bir yer yaratıyor. En korkuncunun içinden sevimli birinin
Korku filmlerini, öykülerini, oyunlarını çok severim. Ama bu sevgimle çelişen bir korkmama durumum da var. Korku filmleri beni eğlendirir, fakat korkutanı bulmakta zorlanırım. Günümüzün klasik "jumpscare" korkuları benim üzerimde bir etki yaratmıyor ve maalesef artık korku sineması (istisnalar var elbette) bunlarla dolmuş durumda. Türk korku sinemasının halinden zaten bahsetmeye gerek yok. Can Evrenol sağolsun son zamanlarda gerçek korkunun ne demek olduğunu gösteren örneklerle karşımıza çıkıyor. Dünya sinemasından da yakın zamandan örnek verecek olursak, izleyicilerin beğenmediği fakat eleştirmenlerden ve tabi ki benden tam puan alan It Follows'u öne çıkarabilirim. Çünkü korkunun asıl amacı bana göre, yerinden sıçratmak olmamalı. Korkunun asıl amacı içinde barındırdığı dehşeti karşıdakine aktarmak olmalıdır. It Follows bunun güzel bir örneğiydi. İzlerken dehşete düşüp kendinizi filmin içinde düşünmemeniz elde bile değildi.
Neden böyle bir giriş yaptım? Aslında üzerinde durmak istediğim konuyla son derece alakalı. Yüce Tanrı Pan, korku edebiyatının ilk örneklerinden. H.P. Lovecraft'ın bile ilham aldığı bir eser. Aynı zamanda Guillermo Del Toro'nun Pan'ın Labirenti adlı, üç Oscar'a layık görülmüş şaheserinin de ilham kaynağı. Yani görüyorsunuz ki, kısacık bir korku hikayesi geçmişten günümüze etkisini hala ilk günkü gibi gösterebiliyor. Yüce Tanrı Pan'ı okurken, asıl korkuyu ve asıl dehşeti hissedebiliyorsunuz. İnsanlara saldıran ve arkasından cesetler yığını bırakan bir yaratığın kısa maceralarını okumuyorsunuz. Bu yaratığın fikrinin ne kadar dehşet verici olduğunu okuyorsunuz. Ve işte asıl korku böyle olmalı.
Anlatımındaki teknik unsurların çağına göre mükemmel olması göze çarpan ilk unsurlardan. Ayrıca karakterlerin gerçekçiliği ve öykü anlatıcılığının temposu
Yüce Tanrı PanArthur Machen · İthaki Yayınları · 20181,651 okunma