Nereden bileceklerdi sonradan edinilmişleri kaybetmekten duyulan korkunun müthiş azametini...
Sahip olduklarını başkalarına göstererek, bunların hala inanamadığı varlığından emin olmaya çalışırdı Perihan. Olamazdı ama. İnsan etiyle ve ruhuyla başka birinin zimmetindeyken, herhangi bir şeyin sahibi olabilir miydi şu hayatta?
Nasıl anlasındı daha bebekliğinden beri kendine ait bir odası olmuş biri, kapısından içeri tek kendisinin girdiği bir yerin, kale hatta mabet haline gelebileceğini...
Paylaşmanın güzelliğinden dem vuranlar, onu bir mecburiyet değil, erdem olarak yaşayanlardı. Bollukta paylaşmak iyiydi, güzeldi ama yoklukta paylaşmak zorunda kalmak hiç de insanları yakınlaştıran, bağlarını güçlendiren bir şey değildi. Zenginler paylaşmayı sevginin bir göstergesi sayarken, Perihan gibiler, paylaştıkları herkesten nefret eder, onları mutluluklarının önünde engel olarak görürlerdi.
Kendi için kurduğu tek gelecek planı baba olmaktı. Ne de olsa evlat olmaktan memnun kalmamış olanlar, babalıktan medet umarlardı. Babasından göremediğini evladına göstermek, kendi yapamadıklarını onda görmek, yaşanmamış bir çocukluğu temize çekebilmek için...