"Fark etmez" dedim, "beni de esir aldılar. Senin gibi, ben de ellerini, yüzlerini bilmem. Bir tanesini karşıma alıp da konuşamam. Ama, esirim işte; metroda kapılar açılır ve uzaktan bir çello sesi duyulur; kalbim yerinden fırlar, ağzımı açıp tek kelime edemem. Kalabalık halinde bir restoranda oturuyor oluruz; uzaktan, kırılan bir bardağın şangırtısı işitilir; bir şey hatırlar ve paramparça olurum; belli etmem. Bazen yolda gözleri yerde yürüyen insanlar görürüm; yanlarından geçip giderim. Ellerini bilmem, ayaklarını bilmem, seslerini bilmem ama her gün bana ne fısıldarlarsa onu yaparım. Asker olup da komutanımı ne zaman görsem selam çakarım. Tiyatroda oyun sona erip oyuncular birer birer sahneye çıkınca, çok kısa da sürse alkış tutarım. Yolda yürürken bir marş işitsem, anında hazır ol duruşuna geçerim. Sevmem emredilen adamlara ne yapsam içimin ısınamadığını, sevmemem yönünde baskı yapılanlarınaysa içten içten hayranlık beslediğimi kimseye belli edemem. Geceleri yatmadan önce pijamalarımı giyer, sabahları çıkarırım. Dışarı çıkmadan önce saçlarımı tararım. Biri bana ne zaman 'Nasılsın' dese 'iyiyim ya siz?' Diye cevaplarım. Acıkınca yemek yer, yağmur yağınca şemsiyemi açarım. Biri bana elini uzattığında ben de aynı hareketi tekrarlarım. Her gün, ayrı ayrı, ruhumu satarım.
"Yok" dedi Kazım acıyarak, "senin yaratıklar daha insafsızmış. Ben istediğim yerde istediğimi söyleyip yapabiliyorum çok şükür."
Karadan ayrılmak için denize çıkmak gerekir;ama denizde olduğumuzun tadına varabilmek için de denizden karaya bakmak esastır.
Öldüğümüz için mi hayata bakıp duruyoruz yoksa?
Yaşasak ölüme bakardık.
"Sen de o kelimelere sahip olabilmek uğruna hikayeyi feda edenlerden mi olmak istiyorsun?" diye sordu.
O an anladım, bir kez daha, neyi anladığımı anlamak aylarımı alacak olsa da.
"Hayır" dedim inançla, "senin gibi kaybolmayı göze alıyorum; eğer sonunda kendime varabilmek varsa."