"Bazı kadınlar tarih yazmak için değil, tarihi değiştirmek için doğar."
Küllerin savrulduğu, her şeyin bittiği sanılan bir dünyada; bir insanın unvanlara, başkalarının gölgesine veya kaba bir güce ihtiyaç duymadan nasıl ayakta kalabileceğini fısıldıyor bu satırlar. Emma Carter, sadece bir isim değil; kalabalıkların çoktan vazgeçtiği o saf cesaretin ve umudun diğer adı.
Okurken en çok etkileyen kısım, Emma’nın haritasını kanla ya da hırsla değil, tamamen kendi sezgileri ve iyileşmeye olan inancıyla çizmesi oldu. Acının içinden geçerken bile nezaketini koruyabilen, yaralı ruhların arasından geçerken kendi ritmini bulan bir karakterin hikayesi bu. "Bazı ışıklar söndürülemez" dedirten o sessiz ama vakur duruş, kitabın her sayfasında hissediliyor.
Bazen en büyük değişimler, tarihin tozlu sayfalarında değil; bir insanın kendi içindeki o karanlığı aydınlatmaya karar verdiği an başlar.
Eğer bugünlerde sadece bir kurgu okumak değil, ruhu olan ve insanın içindeki o sönmeyen ışığı hatırlatan bir karakterle tanışmak isterseniz, Emma kesinlikle doğru bir tercih.