Mutluluğun genel olarak kabul edilen tanımı, “öznel iyi olma hali”dir. Bu görüşe göre mutluluk, insanın kendi içinde hissettiği bir şeydir: ya o anda hissedilen bir haz veya hayatın akışıyla ilgili uzun dönemli bir memnuniyet.
Evrim zihinlerimize ve bedenlerimize avcı toplayıcı yaşamını işlemiştir; ilk önce tarım sonra da sanayi toplumuna geçiş, eğilimlerimize ve içgüdülerimize denk düşmeyen doğal olmayan yaşamlar sürmemize sebep oldu. Bu yüzden en temel ihtiyaçlarımızın giderilmesi mümkün değildir. Şehirli orta sınıfların konforlu yaşamındaki hiçbir şey, bir avcı toplayıcısının başarılı bir mamut avında hissettiği saf coşku ve heyecan hissini vermez.
Daha mutlu muyuz peki? İnsanlığın geçtiğimiz beş yüz yılda biriktirdiği zenginlik memnuniyet anlamına geldi mi? Tükenmez enerji kaynaklarının keşfi tükenmez bir mutluluğun yolunu önümüze serdi mi? Daha da geriye gidersek, Bilişsel Devrim’den bu yana geçen inişli çıkışlı 70 bin yıl dünyayı daha yaşanılacak bir yere dönüştürdü mü? Ayak izi rüzgarın olmadığı ayda bozulmamış halde duran Neil Armstrong, 30 bin yıl önce Chauvet Mağarası’nın duvarına el izini bırakan isimsiz avcı toplayıcıdan daha mutlu muydu? Eğer daha mutlu değilse tarımı, şehirleri, yazıyı, parayı, imparatorlukları, bilimi ve sanayiyi geliştirmenin anlamı neydi?
Suriye, Lübnan, Ürdün ve Irak ulusları; yere tarihi, coğrafyayı ve ekonomiyi dikkate almayan Fransız ve İngiliz diplomatlarının kumun üzerine rastgele çiziktirdiği sınırların ürünüdür. Bu diplomatlar 1918’ de Kürdistan, Bağdat ve Basra halklarının o andan itibaren “Iraklı” olacağına karar verdiler. Kimin Suriyeli kimin Lübnanlı olacağınıysa esas olarak Fransızlar belirlediler. Saddam Hüseyin ve Hafız Esad, İngiliz-Fransız ortaklığı tarafından üretilmiş ulusal bilinçlerini güçlendirmek ve yaymak için ellerinden geleni yaptılar ama çok açık ki, uluslar sıfırdan yaratılamaz.