“..Penceremden bakıyorum: mavi deniz, palmiyeler, bahçeler, birbirinden güzel köşkler, ufukta kotralar...Sanremo’nun bu manzarası cenneti andırıyor. Fakat ben kendim cennette değilim. Bu manzarayı cehennemin bir köşesinden görüyorum. Kendime mahsus bir cehennem. Bulunduğum katın bir odasında bir tabut var. Günlerden beri burada duruyor. Bu tabutta Osmanlı Hanedanının son Hükümdarı Sultan Altıncı Mehmed Han yatıyor.
Mehmed Vahideddin, benim kocam.. Talihin hayat yoldaşı diye karşıma çıkardığı insan. Ölümüne acıyor muyum? Bilmem..
Fakat bu ölüye karşı bendeki asıl kuvvetli his, acımaktan ziyade gıpta etmek.
..Ne mutlu ona, diyorum, ölüm gibi bir nimete kavuştu. Bazen içimden geliyor:
Talihe yardım etsem, bu nimeti kendi elimle arasam. Ben dindar bir kadınım. Bütün benliğim böyle bir duyguya karşı isyan ediyor. Bu vücûd bana emanet birşey. El kaldırmaya ne hakkım var?
Tüylerim ürpererek düşünüyorum, iki saat sonra gece olacak her tarafı karanlık basacak. Faturalar ödenmediği için elektrik,su,hava gazı hepsi kesik. Bütün bir gece karanlık geçecek. Günden güne etrafa bir kat daha yayılan ölüm kokusunu daha korkunç bir suretle duyacağım.
Bu musibet yerine baskın yapmış gibi, gece her tarafta fareler dolaşıyor. Etrafımdaki hava adeta şekil şekil hayaletlerle dolu. Uyku ile uyanıklık arası saatler geçiriyorum. Hayal ile hakikatı birbirinden ayırt etmek için yatağımdan fırlıyorum. “Ben var mıyım, yaşıyor muyum?”diye her tarafımı yokluyorum. Bu yaşadığım hayatın hepsi benim mi? Bu, bir gün sinemada gördüğüm acı bir hikaye olmasın? Anlıyor muyum?
Bu korkunç hayatı başından sonuna kadar geçiren acaba ben miyim? Belki de korkunç bir rüyadır.
Belki bir gün uyanacağım.. Oh çok şükür, hepsi rüya imiş, diyeceğim..”
/Sultan Vahideddin’in Eşi Nevzat Hanım/