Yağmurlu bir Ankara gecesi. Mayıs ayında olmamıza rağmen bu gri şehirde haftalardır yağmur yağıyor. Sanki evren bana ‘başla artık şu efsane kitaba’ diyor çünkü Dostoyevski okumak için her zaman kasvete ihtiyacım var. Aslında sabahtan hazırladım kendimi bu geceye. Çok heyecanlı bir gün geçirdim çünkü bu kitabı tam ik senedir elimde bekletiyorum, henüz zamanı değil diye diye.
Saat 00.48. Bütün şehir uykuda. Gece lambam açık, perdemi de açtım yağmuru izlemek için ve pencere kenarında kitabın kapağını açıyorum. Gece lambası odamı aydınlatırken, kitabın kapağını açtığım gibi de ruhum aydınlanıyor. Sanki sabah kalkıp işe gidecek olan ben değilmişçesine okudukça okuyorum.
Acaba ne zaman Dostoyevski’nin insanlara ve hayata dair isyanı başlayacak dediğim anda henüz 50.sayfada ‘’Vız gelir hakkımda düşündükleriniz. Sizler benden daha aşağılıksınız!’’ diyor Dostoyevski’nin bir karakteri. Evet, diyorum işte karakter tahlilleri yine başlayacak ve yine dipsiz bir kuyuda, bir uçurumun başında, bir dağın zirvesinde iç hesaplaşmalarıma başlayacağım.
Karakterleri tanıtıyor bize yazar ilk 150 sayfada. Ve yine görüyoruz ki her bir karakterde bizzat kendisi var. Aşağıda yazdığım çağrışımlar tamamen kendi düşüncelerim, belki çok daha farklıdır ama ben kendi anladığım kadarıyla tezlerimi size sunuyorum.
En büyük kardeş Dimitri’yi okudukça Dostoyevski’nin coşkulu yönünü hatırlıyorum. Sibirya sürgününden döndükten sonra hayata daha sıkı tutunan Dostoyevski, kumar sevgisini, coşkusunu, heyecanını Dimitri karakterine vermiş.
Ortanca kardeş İvan’ı okuyorum sonra. Dostoyevski hayatının bir bölümünde Avrupa’ya gidiyor, sorguluyor, düşünüyor, Rus inancını ve kültürünü, hayatı, bütün inançları sorguluyor ve tanrıyı sorgulama evresinde buluyor kendisini. Bu özelliklerini İvan’a vermiş.
En küçük