Bunu Düşünmek istemezdim kitabı edebi yönü sıfır olan bir kitap.Elbette her kitabı böyle bir beklentiyle okumuyorum ancak kitabı çok dağınık da buldum.İkizi olan bir kadının çocukken aralarındaki o sıkı bağın zamanla kendisi için değişmediğini ancak erkek kardeşi için nasıl değiştiğini ve bir müddet sonra ikizinin intiharıyla hem sorgulamalarını hem de adapte olma/olamama hâllerini okuyoruz kitapta.Ama bunlar dağınık ve değindiği hiçbir konu,duygu tatmin edici değil.Burada intiharın geride kalanı da (nedenini bilmediği/anlamadığı zamanlarda) arafta bırakması hissini mi okuyucuya geçirmek,okuyucuyu havada bırakmak istemiş yani bilinçli bir amaç mı tam anlayamadım.Bu anlayamama halini de sevmedim açıkçası çünkü öyle akıl oyunsuz ve amaçsız bir anlatım ki,zeka kırıntısı da hissetmeyince hoşlanmıyor insan.
Bir de sanırım ben kağıt israfı da sevmiyorum.Çoğu sayfada azar azar yazılmış bölümler (Matt Haig-Geceyarısı Kütüphanesi gibi) bana bir amaç teşkil etmeyince, israf gibi geliyor ve onu da sevemiyorum.Çok daha iyi yas kitapları okumuşluğum var.
12. yüzyılda yaşamış Juette isimli bir azizenin gerçek hikâyesinden yola çıkılarak yazılmış.Juette'nin öyküsünü o dönem dostu ve sırdaşı olan din adamı Hugues de Floreffe kaleme almış ve metin günümüze kadar hiç bozulmadan ulaşmış.
13 yaşında bir çocukken, muhafazakar ailesinin zoruyla bir adamla evlendirilen ve kocasının erken ölümünün ardından da onu bu hayata iten geleneklere, topluma, patriyarkaya, ruhban sınıfına savaş açan; genç kadınları evlilikten korumak için çalışan, kısa sürede çok sayıda mürit toplayıp azize kabul edilen, ancak sonrasında kilise tarafından yargılanıp ölümden kılpayı kurtulan bir kadının gerçek hikâyesi. Tarihte Mont-Aimé katliamı diye adlandırılıyor.Yazar zaman zaman Juette'in zaman zaman da Hugues’ün ağzından anlatıyor bu süreci.Taşların Anlattığı kitabı kadar beğenmesem de okuduğuma memnun olduğum bir kitap oldu.
Müthiş bir metin.Başta beni epey zorlayan unsurlar barındırıyordu(özellikle Epstein kanıtlarının aklımızı başımızdan aldığı şu günlerde!),devam edip etmemek konusunda kararsız kaldım.Ancak varolan,yaşanma ihtimalini bildiğiniz şeylere sırt çevirdiğinizde yok olmuyorlar.Edebiyat da böyle,rahatsız da olsam devam etmeliyim okumaya, yok saymamalıyım dedim bu gerçeği yadsıyamam.Devam edebildiğimde Hakan Günday'ın akıl oyunlarına,fikirlerine bir kez daha hayran oldum.Karakterleri bölmeyi,onların tarafından hikâyeyi iki farklı açıdan anlatmasını ve sonda kesiştirmesini çok dahîyâne buldum.İki "tutunamayan" çocuğu anlatırken işin içine Oğuz Atay'ı sokması,yazarın çok oyuncaklı bir tarafını parlatmaya yaradığı gibi metin için çok da anlamlı geldi.Bu iki çocuğa yaşatılanlara,ikisinin de sistem tarafından ezilip çiğnenmesine rağmen,yutulup sindirilememesi benim çok hoşuma gitti.Kitap bittiğinde çok iyi bir metin dedim.Gerçekten öyle.Oğuz Atay okumaya da Hakan Günday okumaya da devam
Ferhan Şensoy okumamak bugüne kadar eksikliğini hissettiğim bir şeydi ve geçtiğimiz yıl 2026'da bu eksikliği yavaş da olsa gidermek için kendime söz vermiştim.Nihayet Şensoy'un bir kitabını okuyup,kendime verdiğim sözü tutmaya başladım.Kesinlikle okuduğum her satırda kendi sesim zihnimde Ferhan Şensoy'un sesine dönüştü.Kalemi de oyunculuğu gibi.Nüktedanlığı bariz,kendine özgü kelime oyunları çok keyifli.
En beğendiğim hikâyeler sırasıyla Martı Zeynel ve Fikrimin İnce Gözü oldu.