Karşılıksız bir şey yapmazdı bu oğlan. Dünyaya sadece, şimdi bu işten nasıl bir çıkar sağlarım diye bakıyordu. Zeki değildi ama benzerlerinin çoğu gibi kurnazlı. Galiba zeka ile kurnazlık ters orantılı. Biri azalırken öbürü artıyor.
Schopenhauer'in dediği gibi: doğa onları türün devam etmesi için kandırmaya uğraşıyor. Aşk denilen şeyleri gül çocuk yapmakla sonuçlanması gereken bir kandırmaca mı gerçekten?
Soracağı soruları önceden biliyordum profesörün. Aaa İstanbul soğuk olur muydu böyle? Ben de çöl iklimine göre bir şeyler almıştım. Hım, otoyollar da mı var? Kusura bakmayın ama sizin başınız neden açık soru işareti kadınlar üniversitede çalışabiliyor mu? Böyle soruları alışmıştım artık. Gelen her yabancı ile ilk karşılaşma öncesi, genellikle kendimi hazırlardım. Bu ihtiyar adam yüzümde yapmacık bir gülümseme ile diğerlerine verdiğin cevapları verecektim: Cumhuriyet diyecektim, devrimler diyecektim, Türkiye'deki kadınların seçme hakkını Avrupa'daki birçok ülkeden önce aldığını, üniversite hocalarının %40'ının kadın olduğunu anlatacaktım. Bu ülkede yarım asırdan fazladır fes giyilmediğini erkeklerin 4 kadınla evlenmediğini, Arap olmadığımızı, İstanbul'da çöller ve develer bulunmadığını kışın soğuktan herkesin kıçının donduğunu ve bunlar gibi bir sürü cümleye ard arda sıralayacaktım. Bu arada bütün yasal haklara rağmen pek çok kadının hala dayak yediğini, kadın sığınma evlerinin dolup taştığı, doğuda kızların aile meclisi kararıyla idam edildiği gerçeklerini saklayacaktım elbette.
Carl sagan insanların hala sürüngen atalarının saldırganlığını taşıdığını söylüyordu. "Beyin sapı bir gül yüz milyonlarca yıl önceki sürüngen atalarımızdan miras kalan ve zaman içinde evrilen saldırganlığın, ritüellerin, bölgesel ve sosyal hiyerarşinin yatağı olan organdır" diyordu.