‘‘Mülkiyet:
Biliyorum ki ben.
Ruhumdan akıp gelmek isteyen düşünceler dışmda Hiçbir şeye sahip değilim.
Biliyorum ki ben,
Tatlı bir sevgiyi, küçük bir sevinci tattığım anlar dışında, H içbt şeye sahip değilim."
Nasıl oluyor da, insandaki içgüdülerden en güçlüsü olan, ya şamı korumak ve yaşamda kalmak güdüsü, artık işlemez olu yor? Bu durumun en akla yakın açıklamasının, politikacıların yaptıkları işlemler ile felâkete doğru olan gidişin önünün alındı ğını, halka inandırmaları olduğunu söyleyebiliriz. Bir sürü kon feranslar, brifingler ve silâhsızlanma görüşmeleri toplumda, so- runlann kavramldığı ve bunlara karşı önlemler alındığı izleni mini yaratmaktadır. Ama aslında insanlığa gerçekten yaran do kunan hiçbir adım atılmamaktadır. Yapılan iş, yöneticiler ile yö netilenlerin vicdanlardan gelen "yaşama isteğinin" doğru yöne
yönelindiği aldatmacasıyla, uyuşturulup, susturulmasından iba rettir.
İnsan değişmeli dir ve bu zorunluluk ahlâkf. dinsel ve psikolojik bir gereklilik ten de öte, insan soyunun sürebilmesinin tek çaresidir. Doğru yaşamak, yalnızca bazı ahlâkî ve dinsel
yasalara uymak demek değildir. İnsanlık tarihinde ilk kez, insanlığın, fiziksel olarak varlığını sürdürebilmesi, kendi kalbindeki köklü değişikliklere bağlıdır. Bunun gerçekleşebilmesi için de, ekonomik ve sosyal düzenlerin, bireylere kendilerini değiştirebilme şansını ve cesa retini verecek biçimde değişmeleri gerekmektedir.
Yeni bir toplumun doğuşu, ancak kendi ge lişmesi ile birlikte yeni bir insanı geliştirdiği zaman gerçeklik kazanabilir. Ya da daha mütevazi biçimde söylemek istersek, bugünün insanlarında rastlanılan karakter yapısının tümden de ğişmesi, tek çıkar yoldur.