İnsanlar gülüşlerinden utanmaz da neden gözyaşlarından utanır? Gerçi bazıları gülmekten de utanır... Gülmekle gözyaşı arasındaki mesafe bu kadar kısayken üstelik, neden? Eğer gözyaşı ayaklardan süzülseydi, gülümseme de dudaklarda açsaydı... O zaman derdim ki, aralarında büyük bir mesafe var. Ama öyle de değildi.
Çölün ıssızlığında tüm sesler kaybolurdu. Onlar da tam olarak bu sessizlik için yaratılmışlardı belki de... Yahut çöl, onlar için yaratılmıştı. İşitme duyuları bu yüzden zayıflamış olabilir. Kürek çeken denizcilerin ellerinin güçlenip ayaklarının zayıflaması gibi. Belki de bunlarla hiç alakası yoktur. Belki diyorum, çünkü onlara böyle tuhaf bir soruyla gitmeyi hiç düşünmedim. Zaten genelde konuşmazlardı. Ama sessizlikleriyle söylemek istediklerini hislerimle bilirdim; tıpkı onların benim konuşmadan söylediklerimi anlamaları gibi.
Kendimize başkasının elinde olanı elde etmeyi değil, elimizde bulunanı hem bize hem de başkalarına faydası dokunacak ölçülerde "geliştirmeyi" hedef olarak seçebiliriz. Bu husus yalnızca geçim vasıtalarımızın yeniden ayarlanması alanında değil, aynı zamanda kafa yapımız, düşünme biçimimiz, dünyayı değerlendirme tarzımız bakımından da kendimize "alıcı gözüyle" bir daha bakmamızı gerektirir. Önce soralım: Bizler kendimizde ne var onu biliyor muyuz?
Kur'ân'daki kıssalar bir efsane, hayali bir hikâye, bir gönül avuntusu değildir. Kıssalar bir taraftan tarihi tarif ederken diğer taraftan Müslüman'ın anı ve zamanı inşa için ihtiyaç duyduğu duygu, düşünce ve stratejilerin ilham noktası olarak işlev görür.
Bu kadar koşuşturmanın içinde insan kendisini unutuyor. Kendisini unuttuğunda rabbini unutuyor, rabbini unuttuğunda da kendini tanıyamaz, tanınamaz hale geliyor.