Dağda kendi sütüyle hayatta kalmayı başaran bir kıza gereksiz bir lütüf yapmaya çalışıyorum gibi gelecek, bundan dolayı beni küçümseyecek de ama olsun varsın dedim. Bu kızın aşağılamaları benden kaynaklanmıyor, insan soyunu aşağılıyor o.
Tuzaga düşüp ölümcül yaralar almış bir kaplana nasıl sokulamazsanız, Meleknaz’a da Öyle yaklaşamıyordum. Acı çekmesine rağmen, senin de kötülük yapacağını düşünerek pençe atan bir kedinin ızdırabını, bütün sevecenliğinle ama çaresizce izlemek gibiydi durum.
Merhamet istemiyordu, insanlıkla ilgili kararını vermişti; içine oturan zifiri karanlığı delerek en ufak bir ışık sızmasına bile izin vermeyecek kadar kapatmıştı kendisini. Umutsuzluktan güç alan, bunun sarsılmasına izin verdiği anda yıkılacak bir Kalebende benziyordu. Demekki insanlığa güven duymanın tam olarak yıkılışı böyle oluyormuş diyordum, umut kapılarının, pencerelerinin sıkı sıkıya kapatıldığı bir kararlılık hali, artık hiç kimsenin aralayamayacağı bir Demir kapı…Laleşli kızlar yaşayarak öğrenmişlerdi bunu. O tekrar umutlanma ve tekrar yıkılma tehlikesine karşı en doğru hareket, kabuğunun içine çekilen bir deniz canlısı yöntemiydi.
İlk zamanlarda bu çevrenin beni çok sarstığını gören bir arkadaşım, herkesin bir şemsiyesi var kendini koruyacak, seninse yok, bir an önce şemsiyeni açmaya bak, çünkü bu yağmur hiç dinmeyecek demişti. Şimdi ben de şemsiyemi açmayı, aldırmazlık zırhı giymeyi öğrendiğim günlere erişdiğimi sanıyordum, aslında öğrenmiştim; beni sarsan, yüreğimi oyan bir melek naz çıkıp beni tarumar edene kadar.Tarumar! İşte durumumu tam olarak anlatacak kelime bu diye düşündüm; tarumar! Aynı anlamda ki diğer kelimeler hafif kalıyor.
“Merhamet istemiyorum, hiç kimsenin acımasına ihtiyacım yok, merhamet de zulmün bir parçası; ne bana acıyın ne de çocuğuma. Merhamet zulmün merhemi olamaz.”