Sema Soykan Kaleminden 'Belki' kitabı yorumuyla geldim.
Sema Soykan’ın kalemini her zaman güçlü bulmuşumdur. Bana çok şey öğreten, öğrendiklerimi araştırmalarla derinleştirmeme vesile olan bir yazar.
Belki’yi, içinde anlatılanları yaşayacağımın farkında olarak sindire sindire okudum. Ancak bazı bölümleri sindirmekte zorlandım. Yeri geldi boğazım düğümlendi, yeri geldi kalbim paramparça oldu; bazen de uzun uzun duvarlara bakakaldım. Ben okurken böylesine etkilenmişken, Sema Hanım’ın tüm bu olayları araştırıp yazarken neler hissettiğini bir nebze olsun anlayabildiğimi düşünüyorum.
Kitap, yavru vatanımız Kıbrıs’ı konu alıyor. Kıbrıs’ta yaşanan acıları, savaşları, sevdiklerini kaybeden insanların hikâyelerini ve adada oynanan siyasi oyunları ele alıyor.
Yıllarca bir arada yaşayan, yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen Türkler ve Rumlar nasıl oldu da bir anda düşman kesildi? Kalpler birken iletişim nasıl koptu? Sömürgeci devletlerin oynadığı oyunları okudukça, yaşananları daha iyi kavradım. Bir ülkeyi sömürgeleştirebilmek için insanları birbirine düşürmenin nasıl bir yıkıma yol açtığını derinden hissettim.
Yıllar sonra bir iş teklifi vesilesiyle Yiğit, Sevgi’nin kapısını çalıyor. İngiliz bir kadın olan Sarah için çekilecek bir film kapsamında Kıbrıs’ta rehberlik yapmasını teklif ediyor. İşte tam da bu noktada geçmiş ile bugün iç içe geçmeye başlıyor. Sevgi… Onu o kadar iyi anlıyorum ki. Annesi ve babası vatanı için mücadele eden, ölümü göze alan insanlar. Ancak tüm bu fedakârlıklarına rağmen korkunç iftiralara maruz kalıyorlar. Sevgi, ailesi sayesinde Kıbrıs’ta yaşanan olayların perde arkasını bilen biri olarak büyüyor. İngilizlerin yaşattığı şeylerden sonra sizce İngiliz bir kadına "Sarah'a" güvenebilecek mi? İkilem yaşayacak mı yaşamayacak mı?
Geri kalan sizde kitapsever