Bakın," dedi, "burada hepiniz gençsiniz, benden başka hepiniz genç. Ve ben size bir hikâye anlatacağım şimdi; Şark tipi bir mesel, eski zamanlardan bir masal."
Sesi, bir ninni gibi yumuşadı, ama içinde bir ağırlık taşı-yordu. "Eski zamanlarda bir feodal beyin veziri, düşman bir beyin casusuymuş, bir hainmiş yani. İhanetini ger-çekleştirmek için asıl beyine bir mesaj göndermeyi dü-şünmüş: 'Falanca gece kale kapılarını açtıracağım, o gece hücum edip bu kaleyi alabilirsin.' Ama bu mesajı bir mektuba yazsa ya da birine söylese, ele geçtiğinde kelle-si gider, biliyor bunu, yakalanma korkusu kemiklerine işlemiş. Bir çare düşünmüş; kurnazca, sinsice bir yol. Bir
askerî cezaevine atmış; saçlarını kazımışlar ve o mesajı kafasına, çıkmayan bir mürekkeple yazmışlar, harf harf, satır satır, derisine kazınmış hepsi. Sonra saçları uzayana kadar adamı cezaevinde tutmuşlar, yani aynen bizim gibi, burada, bu taş duvarlar arasında bekler gibi."
Gençler birbirine baktı; bir ürperti geçti aralarından ama hoca devam etti: "Sonra adamı atının üstüne bindi. rip yola çıkarmışlar. Şüphelenenler yolda ulağın üstünü başını arasa bile bir şey bulmaları mümkün değilmiş. Böylece adam güvenlik içinde öbür kaleye varmış; beyin önüne götürmüşler. 'Beni tıraş etmeniz gerekiyor beyim, her şey kafamda yazıyor,' demiş. Tabii orada ne yazılı olduğunu göremiyor zavallı. Adamı götürüp saçlarını kesmişler; sonra tekrar beyin önüne gelmiş, başını eğmiş. Bey mesajı okumuş, hangi gece o kaleye saldıracağını öğ-renmek hoşuna gitmiş, gözleri parlamış. Mesajın gönde-riliş biçimini de çok zekice bulmuş; bir tebessüm yayıl-mış yüzüne. Ama sonra, adamlarını çağırıp o habercinin idam edilmesini işaret etmiş. Çünkü zavallı ulağın kafa-sındaki mesajın altında bir not daha varmış: 'Bu satırları okuduktan sonra mektubu