Uğultulu Tepeler’i bitirdiğimde düşündüğüm ilk şey, hep "ölümsüz bir aşk hikayesi" olarak pazarlanan bu eserin aslında içine tek bir "normal" insanın uğramadığı, herkesin birbirinin hayatını sistematik olarak mahvettiği bir patoloji laboratuvarı gibi olması oldu. Aşktan beklediğim şefkat, saygı, karşıdakini kabul, kendini kabul ve birbirini geliştirip olgunlaştırmak olunca, Uğultulu Tepeler’de benim beklediğim aşkın kırıntısı bile yoktu. Gotik bir roman olduğunu okumaya karar verdikten sonra öğrendim ve o kasvetli, toksik hava iliklerime işledi.
Kitabı okurken karakterlerin verdiği kararlara "saçma sapan" dememek elde değildi benim için. Ancak Emily Brontë, karakterlerini "gri" bile değil, çoğu zaman "kapkara" resmetmiş. Bu kitapta beyaz bir masumiyet aramak boşuna. Catherine ve Heathcliff, birbirini büyüten aşıklar değil; birbirini yiyip bitiren, bencillikleriyle çevrelerindeki her şeyi ateşe veren iki narsist figür. Edgar ve Isabella gibi "daha normal" dünyadan gelenlerin tek suçu ise, bu iki kasırganın çekim alanına girmekti.
Kitabın asıl başarısının insanların gizli arzu ve duygularının, bir çocuğun yetiştirilme tarzının, kuşaklararası travma aktarımının vs. gibi psikolojik gerçekleri çok iyi aktarıyor olmasıydı. Earnshawların kaotik ve sert evi ile Lintonların huzurlu ama kırılgan evi arasındaki çatışma, sadece mekanların değil, çocukların ruhlarının da savaşıydı. Heathcliff, kendisine yapılan zulmün aynısını Hareton’a uygularken; aslında mağdurun nasıl zalime dönüştüğünü ve travmanın nasıl bir miras gibi devredildiğini gösteriyor okuyucuya.
Hikayeyi bize anlatan Nelly hakkında da söylemek istediklerim var. Aslında göründüğü kadar masum bir gözlemci değil bu karakter bence. Olayların akışını manipüle eden, bilgiyi saklayan ve bazen de felaketi sadece