Matt Haig’in Zamanı Durdurmanın Yolları kitabını bitirdim ve gerçekten çok etkilendim. Okuması inanılmaz akıcıydı; sayfalar fark etmeden ilerledi ve kitap beni başından sonuna kadar sürükledi.
Kitabın en sevdiğim tarafı zamanı ele alış biçimi oldu. Yüzyıllarca yaşayan bir karakter üzerinden yalnızlık, sabır, kayıp ve hayata tutunma duyguları çok güzel işlenmişti. Aslında kitap sadece “zaman” hakkında değil; yaşamak, beklemek ve doğru anı bulmak hakkında da.
Tom’un yaşadığı o uzun hayat boyunca hissettiği yalnızlık ve sürekli yeniden başlama zorunluluğu beni gerçekten düşündürdü. Bir yandan bu kadar uzun yaşamak büyüleyici gibi görünse de, diğer yandan sevdiklerini kaybetmek ve hiçbir yere tam ait olamamak çok hüzünlüydü.
Benim için hem düşündüren hem de duygusal bir okuma oldu. Zamanın hızlı geçtiğini düşündüğümüz şu hayatta, belki de gerçekten önemli olan şeyin “anı yaşayabilmek” olduğunu hatırlatan çok güzel bir kitaptı.
İnsanın tek bir gerçek aşkı olacağı, sonrasında hiçbir şeyin onunla boy ölçüşemeyeceği fikri. Güzel bir fikir ama asıl gerçek, dehşetin ta kendisi. Sonradan yıllar boyu o yalnızlığı göğüslemek. Hayatınızın amacı yok olmuşken var olmaya devam etmek.
Kırmızı Saçlı Kadın’ı bir günde bitirdim ve bu kadar sürükleneceğini hiç beklemiyordum. Daha ilk sayfalardan itibaren bir şeylerin ters gideceğini hissediyorsunuz ama yine de olacakları tahmin edemiyorsunuz. İşte tam da bu yüzden elinizden bırakamıyorsunuz.
Orhan Pamuk’un kalemi o kadar belli ki… Kader, baba-oğul ilişkisi, suçluluk ve geçmişten kaçamama teması satır aralarında sürekli dolaşıyor. Doğu ile Batı mitlerinin iç içe geçmesi (Oedipus ve Rüstem hikâyeleri) romana ayrı bir derinlik katmış. Ama en çarpıcı olan şey, bir anlık bir olayın insan hayatını nasıl gölge gibi takip edebileceği fikriydi.
Kırmızı saçlı kadın karakteri ise romanda hem bir arzu nesnesi hem de bir kırılma anının sembolü gibi duruyor. Asıl hikâye belki de bir kadından çok, bir erkeğin korkularıyla yüzleşememesi üzerine.
Finali… Gerçekten beklemediğim bir yerden vurdu.