Hem yazarın derdini anlamak hem de kitabı anlamak zor. O sebeple olacak ki kitabın sevmeyeni de çok. Fakat ben bu tarz kitaplara bayılıyorum. Bu Woolf olduğu için değil, tamamen teknik meselesi. Ki Woolf bu kitabı için çok da içine sinmediğini belirtmiş. Herkesin bildiği gibi deneysel roman, kardeşinden esinleniyor karakteri yaratırken..gibi gibi. Ama bence daha önemli şeyler de var yapmaya çalıştığı ve yaptığı.
Öncelikle bildungsroman özellikleri taşıyor ama tam bildungsroman da denilemez bence. Teknik anlamda oluşum romanı değil. Sinematografik anlatım, yazarın omzundaki kamerayla romana bakıyor olmak ve daha da mühimi nesnel bağlantılılık. Romanı zor kılan şey de tam da bu. Nesnelerle ilişkilendirip karakteri tanımaya çalışmak. Mesela romanda Jacob’ın heyecanlı olduğunu okuyarak öğrenemeyiz direkt yazmaz “Jacob heyecanlandı” diye. Nesnelerle olan ilişkisinden anlarız ki heyacanlanmış, üzülmüş.. vs. Bilinç akışı tekniğini ilk kez bu romanda kullanmış. Okur olarak kitaptaki Jacob karakterini çevresindeki karakterlerden öğreniyoruz, nesnelere yüklenilen anlamlardan seçebiliyoruz. Başta da belirttiğim gibi deneysel roman eksikleri var ama ben bayıldım!!
Olay örgüsü yok deniliyor ama var. Fakat okurun beklediği gibi şimdi ne olacak, arka sayfaya geçeyim hemen gibi bir magazinsel olay örgüsü yok. Jacob’un çocukluğu, Cambridge’a gitmesi, Londra’ya taşınması gibi ayırabiliriz. Zaman ve mekan karışık net değil. Olay bulmaya çalışmak kitabın asıl meselesini kaçırmak olabilir. Ana temalarından biri ölüm ve yas. Jacob’ın annesinin önce eşinin ölmesi sonra kardeşinin ve tabi Jacob’ın ölmesi. Boşluk ve yalnızlık hissi de yine temalardan biri.
Ben bu tadı veren metinleri seviyorum, okuması zor ama akıcı.