Bir okur olarak hayatım boyunca hep romanlarla yaşadım ama iş yazmaya gelince tam bir amatördüm.(…) Yan tekerleklerin yardımıyla bisiklete binmeyi öğrenen çocuklar gibiydim.
"Eğer eğilip çubuğu elime alırsam hemen önüme geçiyor. İşte müthiş bir şey oldu. Bir görevi var... Bu görevi değerlendirmek aklına dahi gelmiyor. Kendini tamamen bu görevi yerine getirmeye adamış durumda. O çubuğu bulmak için gereken her mesafeyi koşacak, yüzecek, her engeli aşacak.
Ve çubuğu bulur bulmaz geri getiriyor, zira görevi sadece onu bulup getirmek. Ama bana yaklaşırken yavaş hareket ediyor. Çubuğu bana vermek, görevini tamamlamak istiyor ama bir yandan da görevin sonlanıyor olmasından, yeniden bekleme pozisyonuna geçecek olmaktan nefret ediyor.
Şansına ben varım da çubuğunu fırlatıyorum. Oysa Tanrı'nın benim çubuğumu fırlatmasını ben hâlâ bekliyorum. Kim bilir, acaba bir gün dikkatini çeker miyim? Benim Monty'ye sağladığım görev duygusunu o da bana sağlar mı?"
Tanrı'nın bize yüklediği bir görev olduğunu düşünmek rahatlatıcıdır. Seküler kişiler kendi çubuklarını kendileri atmaları gerektiğini bilmekten muzdariptirler. Hayatta bir amacımız olduğu sezgisinden ziyade, oralarda bir yerde bizi bekleyen gerçek, somut bir yaşam amacı olduğunu bilmek ne kadar da rahatlatıcı olurdu. Aklıma Ovid’in lafı geliyor: “Tanrıların olması çok işimize gelir, o yüzden iyisi mi var olduklarına inanalım.”