Her ne kadar ben ölümü yaşam dediğimiz pikniğin uzağında patlayan bir gök gürültüsü gibi görsem de, ölümlülükle içtenlikle yüzleşmenin yaşam biçimimizi değiştirebileceğine inanıyorum: Önemsiz olanı önemsiz görmemize yardımcı olur ve bizi pişmanlık biriktirmeden yaşamaya teşvik eder.
Aşkın Celladı’nın arka kapağı için yazdığı cümle de (“Yalom bizi kuşatan şeytanları tıpkı bir melek gibi anlatıyor.”) bugüne dek aldığım en büyük iltifattır.
Bana birkaç defa, “Terapide benden bir şey istediğini biliyordum ama bunun ne olduğunu veya bunu sana nasıl vereceğimi bilmiyordum,” demişti. Şimdi düşünüyorum da sanırım Rollo’nun mevcudiyetiydi - karanlık sularda hiç tereddüt etmeden yanımda yüzmüş ve bana çokça ihtiyaç duyduğum şekilde babalık etmişti.
Macbeth'te beni hep etkilemiş olan bir bölümden bahsettiğimi hatırlıyorum. Bir yerde karakter şöyle der: "Hayat dediğin ne ki: Yürüyen bir gölge, bir zavallı kukla bu sahnede: Bir saat boy gösterip, boyun kırıp gidecek! Bir daha duyulmayacak artık sesi."
Hastadan bir kağıda düz bir çizgi çekmesini istiyor ve ardından, ‘Bunun bir ucu hayatın olsun, bir ucu ölümün. Şimdi lütfen bu çizginin üstüne şu an bulunduğun noktayı gösteren bir işaret koy ve bunun üstüne konuşalım.’