Aklıma haftalar boyunca gruba bıkkın, moralsiz bir vaziyette gelen bir kadın geliyor. Hepimiz onu neşelendirmek için kırk takla atsak da nafileydi. Derken bir gün parıltılı gözlerle girdi içeri, renkli bir elbise de giymişti. ‘Hayırdır?’ diye sorduk hepimiz. Bize teşekkür etti ve geçen hafta grupta konuşulanların çok önemli bir karar vermesine vesile olduğunu söyledi: Ölümü asaletle ve cesaretle karşılayarak çocuklarına örnek teşkil etmeye karar vermişti. Yaşamda bir anlam bulmanın insanın refahını nasıl da artırdığına dair gördüğüm en çarpıcı örnek budur. Bu aynı zamanda ölüm korkusunu hafifleten “dalgalanma” kavramına iyi bir örnektir. Dalgalanma, kendimizin bazı yanlarına başkalarına, hatta tanımadığımız insanlara geçirmek anlamında kullanılır; tıpkı göle atılan bir çakıl taşının yarattığı halkaların bir yerden sonra gözle görülmese de nano düzeyde çoğalmaya devam etmesi gibi…
Bir Haham, Tanrı’yla Cennet ve Cehennem hakkında konuşuyormuş. “Sana Cehennem’i göstereyim,” demiş Tanrı ve hahamı içinde kocaman bir yuvarlak masanın bulunduğu bir odaya götürmüş. Masada oturan insanlar aç ve biçare görünüyorlarmış. Masanın ortasındaysa mis gibi kokusu hahamın ağzını sulandıran koca bir tencere yemek varmış. Masadaki her bir kişinin elinde upuzun saplı birer kaşık varmış. Kaşıklar tencereye erişse de sapları yemeği yiyecek olanların (ama yiyemeyenlerin) kollarından uzun olduğu için kimse tencereden aldığı kaşığı ağzına götüremiyor, kimse bir şey yiyemiyormuş. Haham bu insanların gerçekten işkence çektiğini anlamış.
“Şimdi de sana Cennet’i göstereceğim” demiş Tanrı ve diğerleriyle öncekinin aynısı ikinci bir odaya girmişler. Burada da aynı büyük yuvarlak masa ve aynı yemek varmış. İnsanlar da ellerinde aynı uzun saplı kaşıkları tutuyorlarmış- ama bu defa herkesin sağlıklı ve tok bir hali varmış, gülüşüp sohbet ediyorlarmış. Haham bu duruma anlam verememiş. “Çok basit ama belli bir beceri gerektiriyor,” demiş Tanrı. “Görüyorsun ya, bu odadakiler yemeği birbirlerine yedirmeyi öğrenmişler.