Yaklaşan ölümle yüz yüze kalan kanser hastalarıyla çalıştığım uzun yıllar boyunca, onların ölüme ilişkin korkularını hafifletmek için benimsedikleri özellikle güçlü ve yaygın iki inanç ya da kuruntu dikkatimi çekmişti. Bir güvenlik duygusu yaratan bu inançlardan biri insanın kendi kişisel özelliğine olan inancı, diğeri ise nihai bir kurtarıcının varlığına ilişkin inançtır.
Karabasan, amacına ulaşmamış bir düştür; kaygıyı "denetlemeyerek" uykunun bekçisi rolünde başarısız olmuş bir düş. Karabasanlar görünür içerikleri bakımından farklı da olsalar her karabasanın temelindeki süreç aynıdır: işlenmemiş ölüm korkusu muhafızlarından kurtulup bilince fırlamıştır.
Ölüm hakkında bir şeyler biliyoruz, akıl yoluyla gerçekleri kavrıyoruz, ama, aklımızın bizi başa çıkamayacağımız dozda kaygıdan koruyan bilinçdışı bölümü, ölümün çağrıştırdığı dehşeti ayırıp safdışı bırakıyor.
Spinoza'nın deyişiyle, "Her şeyi kendi varlığı içinde sürekliliğini korumaya çabalar." İnsanın özünde, var olmayı sürdürme dileğiyle kaçınılmaz ölüm bilinci arasında kesintisiz sürüp giden bir çatışma vardır.
Psikoterapi açısından özellikle önem taşıyan dört değiştirilmez gerçek görüyorum: her birimiz ve sevdiklerimiz için ölümün kaçınılmazlığı, yaşamımızı kendi irademizle biçimlendirme özgürlüğümüz, nihai yalnızlığımız ve son olarak yaşamın belirgin bir anlamdan yoksun oluşu.