Bir yönüyle şiir, her şairin kendi içine bir yolculuğudur. Yaşadığı acıları, umutları, aşkları, sevdaları, yalnızlıkları ve hayallerini dile getirdiği bir yolculuktur bu. O nedenle her şairin yüreğinden kelimeler bazen bir çığlık olur, bazen de sessiz bir su gibi akar. Bu kelime yağmurunda bazen coşar, bazen de sessiz sessiz düşünce ve hayallere dalar gideriz. Okurken ve dinlerken bazen ruhumuz hafifler, bazen de yüreğimizi derinden derine bir sızı kaplar.
• • •
İlk defa
"Yedi Güzel Adamla" tanıştığım
Cahit Zarifoğlu’nun şiirleri kendi yatağında sessiz sakin, derinden derine akan ırmaklar gibiydi. Onun bu sessizliği ve sakinliğinin arkasında şiirinde alışılmadık bir söz dizilimi, kendine özgü imgeleri ve kullandığı gizemli dilin olduğunu düşünüyorum. Nitekim daha ilk sayfada “Bu insanlar dev midir/Yatak görmemiş gövde midir” mısralarını okurken dışa kapalı ve yoğun bir anlam dünyasıyla karşı karşıya olduğumu anladım. Zarifoğlu’nun dünyasına girebilmek için de okuduğum her bir satırı tekrar tekrar okudum. Kitabı okuyup bitirdiğimde tekrar başa döndüm ve bir daha okudum.
• • •
Doğrusu okurken Zarifoğlu’nun şiirlerinin tarz olarak bir yönüyle
Cemal Süreya’ya bir yönüyle de Alman şair
Rainer Maria Rilke’nin şiirlerine çok benzediğini gördüm. Özellikle Rilke’nin
"Duino Ağıtları"nda geçen “Ey tebessüm nereye/Ey hayran bakış: kalbin yeni, sıcak, kabaran dalgası” dizelerinde olduğu gibi Zarifoğlu’nun şiirleri de söz dizilimi, kendine özgü imgeleri ve kapalı anlatımıyla neredeyse onunla aynısı gibiydi. Rilke’nin bu kitabını okurken de her bir satırını tekrar tekrar okumuştum. İlginç olan nokta Rilke’nin şiirlerini her okuduğumda yeni ve farklı anlamlar çıkarmıştım. Aynı duyguyu Zarifoğlu’nun şiirlerinde de yaşadım. Bu yönüyle Rilke’den sonra Zarifoğlu’nun şiirlerini okumak