Emile Zola/ Nasıl Ölünür
Kitap; farklı ekonomik şartlarda yaşayan, farklı toplumsal sınıflara mensup insanların, yakınlarını kaybettikten sonraki tepkileri ve davranışları üzerine yazılmış beş farklı öyküden ibaret.
Hikayelerin ortak noktası ölümdür.
Her hikaye, ölüme verilen -bizim toplumumuzda absürt kaçacak- tepkilerle döneminin kültürel özelliklerini de açıkça yansıtmış.
Cenazelerin gösteriş yerine dönmesi, bir kayıptan sonra yaşanması normal görülen o yasın olmayışı, herkesin gündelik hayatına hemen dönüvermesi, ölümün bile maddiyatın önüne geçemeyişi gibi yozlaşmış bir duygusuzluk, belki de yapmacık sevgi gösterileri insanın bu dünyada ölürken bile ne kadar yalnız olduğunu gösteriyor.
Yazar burada güzel bir gözlem yeteneğiyle olayları kısa ve hepimizin anlayabileceği yalınlıkta, aktarmak istediğini aktarmış diyebiliriz.
Hikayelerin hem anlatmak istediğini okuyucuya aktarabilmesi hem de kısa yazılması yazarın yeteneğini gözler önüne seriyor.
Kitabı ilk okuduğumda; ne kadar kısa bir hikaye diye düşündüm. Hemen bir etki yaratmadı. Ama oturup üzerine düşününce ne kadar farklı tepkiler verebiliyoruz “ölüm” dediğimiz o yegane kelimeye…
Benim için sevdiklerimin kaybı demek hayatımı değiştirebilecek büyüklükte bir acı, üzüntü, keder,yas iken başka insanlar için ‘yarınki işlerimi halletmedim zarara uğrayacağım’ anlamına gelebiliyor. Ve böyle düşününce bu kitap bana Albert Camus’un Yabancı’sını çağrıştırdı. Orada da adam annesini kaybediyor ve tepkisi, mutfağa gidip tavada yumurta kırıp yemek oluyor. Sonra yapılacak işleri olduğunu düşünüp oyalanıyor belki de. Verilen bu tepki de ‘saçma’ denilen kavramı karşılıyor.
Bu hayatta ölümün çalışmak, yemek yemek, uyumak, su içmek kadar normal bir şey olduğu çok sert bir şekilde anlatılıyor. Aslında ister burjuvadan ol ister