İnsan, kendi içinde yıkılırken dışarıdan bakıldığında hâlâ ayakta görünebiliyormuş; ben bunu yaşayarak öğrendim.
İçimde, kimsenin görmediği bir çöküş var… gürültüsüz, gösterişsiz, ama derin ve geri dönülmez.
Zamanın merhem olduğuna inananlara artık cevap vermiyorum.
Zira zaman, yalnızca acının şeklini değiştiriyor; onu yok etmiyor.
Bir yara, kabuk bağladığında iyileşmiş sayılmıyor; sadece görünmez hâle geliyor.
Ben de görünmez yaralarımın gölgesinde yaşamayı öğrendim.
Her gün biraz daha eksilerek, her gece biraz daha kendimden uzaklaşarak…
İçimde biriken o tarifsiz ağırlığı, suskunluğun en koyu tonlarına emanet ettim.
İnsan, en çok anlaşılmadığı yerde yalnız kalmıyor;
en çok, anlaşılamayacağını fark ettiği anda terk ediyor kendini.
Ben de kendimden vazgeçtiğim o gün, aslında her şeyin bittiğini anladım.
Şimdi geriye dönüp baktığımda, yaşanmışlıklarım bir hatıradan ziyade bir enkaz gibi duruyor zihnimde.
Ne tamamen terk edebiliyorum ne de içinde kalmaya cesaret edebiliyorum.
..
Ve ben…
Kendi içimde çöken bir dünyanın,
hem faili
hem de tek tanığıyım.