“Her şey bitti” dediğin bir an vardır ya…
İşte bu kitap tam olarak oradan başlıyor.
Su, hayat tarafından defalarca kırılmış bir kadın. Yanlış seçimler, yarım kalan hayaller, içinden çıkılamayan pişmanlıklar… Kaçmanın çözüm olduğunu sandığı bir noktada, aslında kendinden ne kadar uzaklaştığını fark ediyor. Su’nun hikâyesi acıklı olduğu kadar gerçek. Çünkü onun yaşadıkları, çoğumuzun sustuğu duygulara çok benziyor.
Sonra Ateş çıkıyor karşısına.
Adı gibi yakıyor, karıştırıyor, sarsıyor. Ateş, Su’nun hayatına umut gibi girerken aynı zamanda en derin yaralarını da açıyor. Aralarındaki bağ kolay değil; romantik olduğu kadar yorucu, tutkulu olduğu kadar korkutucu. Bu ilişki, Su’ya “yeniden sevmeyi” değil, önce kendisiyle yüzleşmeyi öğretiyor.
Bu kitapta en çok sevdiğim şey şuydu:
Kimse kurtarıcı değil.
Ne Ateş, ne başka biri.
Su’nun kurtuluşu yine Su’nun ellerinde.
Fatma Kılınç karakterlerini parlatmıyor, süslemiyor. Hatalarıyla, zaaflarıyla, korkularıyla bırakıyor önümüze. O yüzden bazı sayfalarda boğazın düğümleniyor, bazı yerlerde “bu cümle beni anlatıyor” diyorsun.
Küllerinden Doğan Anka:
Düşüp yeniden ayağa kalkmayı,
Aşkın bazen ilaç bazen yara olduğunu,
İnsan en çok kendini affetmekte zorlanır gerçeğini anlatıyor.
Kitabı bitirdiğimde hissettiğim şey şuydu;Her son bitiş değildir. Bazıları yeniden başlamanın adıdır Fatma KılınçKüllerinden Doğan Anka