Baharat çekmecelerine küçük bir kepçe konur. Onunla her çekmeceden bir avuç biber veya bir avuç sakız alınır. Ambarlar doludur, fakat çekmecelerde az bulundurulur. Insanoğlu attar dükkânındaki o kutu ve çekmecelere benzer. Kendi çapına göre dünya ile işlerini yürütsün diye o kutu ve çekmecelere Allah'ın sıfatlarından birer avuç, birer parça bırakılmıştır, dolayısıyla kendisine biraz işitme, biraz söz, bir parça akıl, bir parça cömertlik, biraz da ilim verilmiştir.
Evlerde pırıldayan güneş ışınları gibidir onlar, bol ışık saçmalarına rağmen, güneşe bütünüyle bağımlıdırlar. Güneş batar batmaz onların ışığı da sönüp kaybolur. Ayrılık korkusu yaşamamak için güneş olmak lâzım.
Müftüler fetva verseler de sen yine kalbine danış.Senin bir iç hissin, kalbî bir duygun vardır. Kendisine uygun olanı seçmesi için sen müftüler tarafından verilen fetvaları ona sor! Hastayı muayene eden doktorun da tıpkı senin iç hekimine sorup danıştığı gibi... Çünkü senin kendi içinde senin tabiatınla hemhâl olmuş bir iç hekim vardır. İşte o kabul veya reddeder.
Rivayet ederler ki bir padişah Mecnun'u yanına getirti ve ona şöyle dedi: "Sana ne oldu böyle? Niçin kendini rezil rüsva ediyorsun? Evini terkettin, harap ve perişan oldun! Leyla da ne ki, ne güzelliği varmış onun? Ben sana öyle güzeller, öyle dilberler göstereyim de gör! Hepsini de sana feda edeceğim, hepsini sana armağan edeceğim." Onca güzeller Mecnun'a gösterildi de Mecnun başını bir kere olsun kaldırıp bakmadı bile. Bakışlarını kendi ayak uçlarını dikip öylece durdu. Padişah, "Kaldır başını da bak!" deyince Mecnun, "Korkuyorum, çünkü Leyla'nın aşkı, kılıcını çekmiş duruyor. Başımı kaldırırsam, uçuracak!" cevabını verdi. Leyla'nın aşkına işte böylesine batıp, o aşk içinde işte böylesine kaybolmuştu! Başka genç kızların da gözleri, ağızları ve burunları vardı. Acaba Leyla'da ne bulmuştu da bu hâle düşmüştü?
Herat Piri buyurdular: "Yazık, yazık, yazık! Iki demir parçası arasında ne büyük fark var! İkisi de aynı atölyeden çıkmışken biri ata nal olur, diğeri krala ayna!"