parmakların gül denizine bansın
olayların akışı, garip bir uzay bilimi işte
uykuya hevesim olmadığı gecelerde
ezilmiş yonca burukluğu, kuru bir dudak, suskun bakışlar…
avucumda ise sersem bir zihin kalır
gün ışığı doğarken hayallerimde,
uykulu suskunluğun kalır
kalır ya hani “gel sarıl bana” dersin
ama ses vermezsin
umudu bilirsin elbet, üzerine yazılan tüm şiirleri
yahut, şarkılara yüklediğimiz umudları
miraz, merdana mına, siye …
ikimizde anlamadığımız bir dili seçtik
eşit şartlarda savaşalım diye
kaybedeni olmayan bir savaşa,
miraz, merdana mına, siye …
her birinin kasvetiyle beynimdesin
her çaldığında yaydığı hüzünleri düşün
ne acı, ne kırgın bir bakıştır, bir iç burukluk işte
bu bakışlarla;
içimde yayılan göz yaşın, hüzünlerimi ıslatırken
açık penceremde, Diyarbekir ’in güneşinde kurumasını beklerim
lakin fayda etmez sen gelmezsen
tren biletimin ucu kesik
varılan durağın bilmem, adı silik
serilmiş tahtalar, el pençe divan raylarda
bilmem nereye gider bu canavar