Bir şey var, zamanla zayıflamak yerine sanki yoğunlaşan hüzün ve özlem var. Bu da hafızamıza ait odaların gittikçe daha hızlı boşalması ile ilgili olmalı. Odadan odaya geçerek onların birinde, kendini hala yekpare olduğu bir yerde bulma umudu ve korkusuyla pes peşe kapılar açan biri var.
Bu geçmiş özlemi, ne kadar geride olursa olsun, her şeyin bütün olduğu, Çimen kokan, güle ve onun labirentiine yakından dikkatle baktığın o sağlam yere ulaşma çabası değil midir sonuçta? Yer diyorum, ama aslında zaman, zamanın içinde bir yer. Benden size bir nasihat, çocukken bıraktığınız yeri uzun bir aradan sonra asla ziyaret etmeyin, asla. Değiştirilmiştir, zamandan arındırılmıştır, terk edilmiştir, hayalet gibidir.
Orada. Hiçbir şey. Yoktur.
Aslında hafıza kaybında ilk giden şey gelecek algısının kendisidir.
Problem şöyle görünüyordu: ciddi bir gelecek yetersizligi ile karşı karşıya iken ileriden biraz zaman nasıl kazanılır? Basit cevap şuydu: biraz geri dönerek. Kesin olan bir şey varsa, o da geçmiştir. Geçmişteki elli yıl gelecekteki elli yıldan daha güvenilirdir.
Kadınlar, sonunda her şeyin bir bitmediğini anlamak için erkeklerinin yüzüne bakıyorlardı. Kadınlar durmuşlar, sessizce erkekleri seyrediyorlardı. Ve birkaç erkeğin toplandığı her yerde erkeklerin yüzlerinden korku siliniyor, yerini öfke alıyordu. Kadınlar rahatladılar, çünkü korkacak bir şey olmadığını anladılar… Her şey bitmemişti, korkunun yerine öfke aldığı sürece hiçbir zaman her şey bitmeyecekti.
Yaptığımız her şey, bana öyle geliyor ki, bu gidişe uymak içindir. Ben böyle düşünüyorum. Hatta aç kalmak bile. Hastalanmak bile. Bazıları ölüyor, ama kalanlar daha sert, daha dayanıklı oluyor. Sen gününü yaşamaya bak, gününü!