Uygarlık şiddet hâkimiyetidir, primatın saldırganlığı üzerinde bir türlü tamamlanmamış bir zaferdir. Çünkü bizler primattık, primat kaldık. Yosun üzerindeki birkaç kamelyadan haz almayı öğreniyoruz. Eğitimin tüm işlevi burada. Eğitmek ne demek? Türün itkisini başka yöne çelmek için yosun üzerindeki kamelyaları bıkıp usanmadan göstermek. Çünkü türün itkisi hiç durmaz ve hayatta kalmanın kırılgan dengesini sürekli tehdit eder.
“gerçek bir kötü” derken, içinde iyi olan ne varsa inkâr etmiş ve yaşarken cesede dönmüş biri demek istiyorum. Çünkü asıl kötüler herkesten nefret ederler, bu kesin, ama özellikle de kendilerinden nefret ederler. Birisi kendinden nefret ettiğinde bunu hissetmez misiniz siz? Bu onu yaşarken öldürür; kendi olmanın bulantısını hissetmemek için kötü duygularını olduğu kadar iyi duygularını da uyuşturur.
Çay ritüeli, aynı jest ve yudumlamaların bu değerli sürdürülüşü, basit, sahici ve rafine duyumlara bu yükseliş; çay, yoksulların olduğu kadar zenginlerin de içeceği olduğundan bir aristokrat zevkine sahip olma izninin pek az masrafla herkese bu verilişi, yani çay ritüeli, hayatlarımızın saçmalığında dingin bir uyum gediği açmak gibi olağanüstü bir erdeme sahiptir. Evet, evren boşlukla elbirliği yapar, kayıp ruhlar güzelliğe ağlar, anlamsızlık bizi kuşatır. O halde, bir fincan çay içelim. Sessizlik olur, dışarıda esen rüzgâr işitilir, sonbahar yaprakları hışırdar ve uçuşur, kedi sıcak bir ışık içinde uyur. Ve her yudumda zaman iyice yücelir.