Çünkü insan sadece gerçek için ve belli hedeflere yönelik yaşayamaz... Biraz lüzumsuz, biraz dikkat çekici ve pırıltılı bir şeylere de ihtiyacı vardır; bunlar hırdavat olsa bile. Çoğu insan güzel, albenili şeylere sahip olmadan yaşayamaz. Bunlara, mesela alev alev günbatımını ya da ormandaki sabah kızıllığını gösteren altı fillérlik bir kartpostala ihtiyacı vardır. Biz böyleyiz. Yoksullar da böyledir.
İnsan hayattaki en trajik durumda birdenbire acı ve ümitsizliğin ötesine geçip tuhaf bir biçimde duygusuz ve kayıtsız, hatta neredeyse neşeli olur; o duyguyu bilir misin? Mesela sevdiği bir insanın cenazesinde birden aklına, evde yanlışlıkla buzdolabının kapısını açık unuttuğu ve köpeğin cenaze yemeği için alınan ete musallat olabileceği gelir. Ve daha mezar başında ilahi söylenirken, fısıldayarak ve gayet sakin bir biçimde buzdolabı konusunda harekete geçer. Çünkü içimizde bu da var; birbirine işte böylesine sonsuz uzak kıyılarda yaşıyoruz.
Masada gazeteler duruyordu. Büyük puntolarla yazılmış manşetleri dalgın dalgın okudum. O gün küçük bir devlet dünya haritasından silinmişti. O yabancı ülkedeki insanların bir sabah, hayatlarının, yaşam biçimlerinin, inandıkları ve üstüne yemin ettikleri her şeyin bir günde yok olduğunu, artık geçerli olmadığını ve şimdi bambaşka bir şeyin başladığını öğrendiklerinde neler hissettiklerini hayal etmeye çalıştım; başlayan belki daha iyi belki daha kötü bir şeydi ama ne olursa olsun o kadar gerçek ve nihai bir şekilde başkaydı ki, sanki ülkeleri, vatanları denize gömülmüştü de bundan sonra farklı yaşam koşullarında, suyun altında var olmak zorunda kalacaklardı.
“O zaman acı çekin"
"Neden acı çekmekten korkuyorsunuz?"
“Bu, bencillik ve kibri yakıp içinizden çıkaracak bir alevdir. Kim mutlu ki? Ayrıca siz hangi hakla mutlu olmak istiyorsunuz? İçinizdeki arzunun ve sevginin, mutluluğu hak etmenizi sağlayacak kadar özverili olduğundan bu kadar emin misiniz? Öyle olsaydı, burada diz çökmek yerine hayatın sizi koyduğu yerde olur, işinizi yapar ve hayatın emirlerini beklerdiniz”