Hem bireysel hem de kolektif anlamda duygudaşlığın önemini ne kadar vurgulasak az kalır. Başkalarıyla anlamlı ilişkiler kurmamızın, kendimizi sık sık bir konuda dert yanarken bulmamızın (bunu yaparken başkalarından duygudaşlık bekleriz) sebebi olan duygudaşlık, toplumları bir arada tutan mekanizmalarından biridir. Bu özelliğe sahip olacak şekilde evrimleştik çünkü türümüzün hayatta kalmasına yardımcı oluyor.
İnsan doğası sürekli şimdiki zamana tutunmaya uygun değil. Beyinlerimiz bunu yapacak şekilde evrimleşmedi.
Son birkaç yıl içinde beynin bilgiyi nasıl işlediğini inceleme- mize ve gerçek zamanlı davranışı gözlemlememize olanak tanıyan ileri teknoloji ürünü yöntemler sayesinde insan zihninin gizli işleyişine dair sırları açığa çıkardık. Bunu yaparken türümüze özgü hayret verici bir şey keşfettik: Uyanık olduğumuz zamanın üçte biri ila yarısını şimdiki zamanda yaşamayarak geçiriyoruz.
Nefes alıp vermek bizim için ne kadar doğalsa beynimizin içinde bulunduğumuz zaman ve mekândan "ayrışıp" bizi geçmişteki olaylara, hayalimizde canlandırdığımız senaryolara ve başka derin düşüncelere taşıması da o kadar doğal. Bu öyle temel bir eğilim ki bir adı bile var: "varsayılan halimiz. Beynimizin başka bir işle meşgul olmadığında otomatik olarak döndüğü hal bu; hatta sıklıkla biz başka bir işle meşgulken de beynimiz bu hale dönüyor. Bir işe odaklanmanız gerekirken zihninizin adeta başını alıp başka yerlere gittiğini mutlaka fark etmişsinizdir. Sürekli olarak şimdiki zamandan ayrılıp zihnimizdeki paralel ve doğrusal olmayan dünyaya kayar, her dakika istemsiz olarak "İçeri" çekiliriz. Bu bilginin ışığında "zihnin yaşantısı" deyimi yeni ve daha geniş bir anlam kazanıyor: Yaşantımızın çoğu zihnimizde olup bitenlerden ibaret. Peki böyle kayıp gittiğimizde genellikle ne olur?
Kendimizle konuşuruz.
Ve söylediklerimizi dinleriz.