Kahveyle aram ciddi, kitaplarla uzun soluklu bir ilişkimiz var. Yolda, durakta, hayatta hep bir şeyler okurum. Fazla ciddiye almadan yazdıklarımı bloga da bırakıyorum: tatkitapyol.blogspot.com
Ama neyi teselli edecekler ki? O sözler boşlukta süzülüp kayboluyor. Ne zaman geleceği belirsiz ama geleceğinden zerre şüphe olmayan o korkunç an, bir gün ortaya çıkacak. Ve o, bu anı beklemeye zorlanmış, beklemeye alışmış. Beklemek belki de işkencenin kendisinden daha ağır, daha yıpratıcı bir ceza; evet evet, kesinlikle öyle.
Anonim leştirme, belki de tüm dünyada geçerli tek yönetim şekliydi
; seni kendi kimliğinden soyup kalabalığa, o kalabalığın içinde bir yüzsüzlüğe mahkum ediyordu. Oysa o tekti. Diğer insanlardan daha iyi, daha kötü, daha çirkin, daha güzel, başarılı ya da başarısız her şey olabilirdi; ama ne olursa olsun farklıydı, benzersiz değil. Düşünceleri, duyguları yalnızca kendisine aitti, kimse alamazdi, çalmazdı, ruhu onundu. İşte tam da bunu onun elinden çekip almaya çalışıyorlardı. Onun varoluşunu çalmak istiyorlardı, benliğini yok etmek. 
Keşküller bittikten sonra, boş kaplar masanın üzerinde dururken Leyla’nın ince uzun zarif parmaklı eli milim milim yaklaşıp genç adamın eline dokunduğunda sanki Michelangelo’nun Âdem’in yaratılışı freskindeki gibi tanrı ve insan birbirine değmiş oldu. Yürekleri aynı ritimde atmaya başlamıştı. 
Hiçbir zaman göndermeye cesaret edemediği mektuplar, Sevda şiirleri yazıp duruyordu. Kağıtlar dolusu, yırtılıp atılan hayaller de bunlar. Her satır bir umutsuzluğun, her yırtılan kağıt bir yinegenin kanıtıydı.